1980

Necatigil Şiir Ödülü İlhan Berk'e verildi.

Geçen yıl 13 Aralık'ta yitirdiğimiz şair Behçet Necatigil'in anısına ailesince düzenlenen Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazanan İlhan Berk'e ödülü dün İstanbul Balmumcu'da Sinema TV Enstitüsü'nde yapılan bir törenle eşi Huriye Necatigil tarafından verildi.
Rauf Mutluay, Fethi Naci, Edip Cansever, Kâmuran Şipal, Oktay Akbal, Hilmi Yavuz ve Doğan Hızlan'dan oluşan seçici kurul Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü İstanbul Kitabı adlı çalışmasıyla İlhan Berk'in almasına karar vermiştir.
Necatigil Şiir Ödülü ve Anma Töreni'nde Selim İleri, Salâh Birsel, Rauf Mutluay, Adalet Ağaoğlu konuşmuşlar, Hilmi Yavuz ve Devlet Tiyatrosu sanatçıları da şiirlerinden örnekler vermişlerdir.
Behçet Necatigil'in Pencere adlı radyo oyununu İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Tiyatro Grubu sahnelemiştir.

Kaynak : Hürriyet, 8. Gün, 21 Aralık 1980

Yukarı

Geçen hafta sonuçlanan bir diğer ödül de Behçet Necatigil Şiir Ödülü'ydü. Bu ödülü İlhan Berk kazandı. Ünlü ozanımız, "İstanbul Kitabı" adlı son kitabında "Kurşun kubbeler şehri İstanbul"un, "… aşktan değil, şehvetten düşüp gebermeye hazır/Genç orospular, ölü padişahlar, hastalar şehri/Rezil istanbul"un, "… en güzel şarkılarını, dünyanın bütün şehirlerine karşı söyleyen"… ya da "bin göz bin dudak halinde"ki İstanbul'u dile getiriyor. Hem de müthiş bir tutkuyla…

Kaynak: Milliyet, 14 Aralık 1980

Yukarı

İlhan Berk: "Şiir kendi macerasını kimseye bağlı olmadan sürdürüyor"

Necatigil Şiir Ödülü'nü "İstanbul Kitabı" adlı şiirler toplamıyla kazanan İlhan Berk, Cumhuriyet'in sorularını yanıtlarken, şiirin bağlanmaya, yapısı gereği ters düştüğünü, ancak kendi dünyasıyla varolduğunu söyledi. Berk'in yanıtları şöyle:

• Behçet Necatigil Ödülü'nün ilkini kazandınız. Necatigil sizin kuşaktan bir şairdi. O zaman şöyle bir soru soralım: Necatigil'in şiiri, şiirimizdeki yeri için ne düşünüyorsunuz?

Ben bazı şairlerin dünyaya şair olarak geldiğine inanırım. Necatigil, önce bunlardan biridir. Ben yine bazı şairlerin yazdıklarının üstlerine başlarına benzediğine inanırım. Şiirlerinden onun bu dünyada neyi sevip, neyi sevmediğini, bu yerküreye nasıl baktığını, insanları, otları, hayvanları, onları nasıl gördüğünü anlarız. Böylece şiirleriyle onu çizeriz. Şiiriyle yapıtı bizi ayrı ayrı yerlere düşürmez. Birbirlerini tamamlarlar. Necatigil şiirinden çıkarılan o has şairlerdendir.

• İstanbul Kitabı için çok yazı yazıldı. Değişik yorumlar, değerlendirmeler ileri sürüldü. İstanbul Kitabı'nın şiir serüveninizdeki yerini saptayabilir misiniz?

İstanbul Kitabı'nın büyük bir bölümü benim yirmi üç yaş şiirlerimi kapsıyor. Bugün yazdıklarımla onları yanyana koyarken korkmadım; yalnız yedi-sekiz sözcük değiştirmekle yetindim. Ben dünyaya ilk kez o şiirlerle baktım gibi gelir bana. Dünyanın içinde ilk gelip gidişimdir onlar. Bana öyle geliyor ki, benim dünya maceram, İstanbul Kitabı'nda o gün çizilmiştir. Şiirimin gidip geldiği bütün karanlık-aydınlık, bunlu, bunsuz sokaklardır onlar. Bu dünya yüzünün şiir tarihinde çok yolculuklar yaptım; şiirimin girip çıkmadığı yer kalmamış gibi gelir bana. Bu dünyada yalnız geniş alanlarda, denize çıkan sokaklarda dolaşmadım; bütün dolambaçlı, dar, çıkmaz sokakların da elinden tuttum. Şiiri her yerde aradım. Bunun için şiirim yalnız aydınlığın değil, bunun, karanlığın da şiiridir. İnsanlığın hali gibi, umut da umutsuzluk da şiirimin damarlarını beslemiştir. Bu yüzden de şiirim çilekeştir, tedirgin edicidir. Acıyla büyüdüğü için de, başkaldırıcı, illetli, âsidir. Yine bu yüzden de acımasızdır. Hayatın kendisi gibidir. Bazen suskun, ezik görünmüşse, yorgunluğundan, bir kıyı hayatı özleminden değildir bu. Kıyılara da inmek, deltalarda dolaşmak, onlar, oralar rüzgârlarıyla da yıkanmak, arınmak, böylece yeniden soluklanmak güçlenmek içindir. Korkmadan söylüyorum, bütün suskunluklar, yeni anlatım biçimleri bulmak, tekdüzelikten kurtulmak içindir; kıyılara, deltalara inmek hep bu yüzdendir. Yolun uzunluğu onu zaman zaman yaralamıştır elbet, ama yorgunluğu olmamıştır. Elbette umutsuz olduğu olmuştur, ama ondan yılmadım, çünkü şiirimin çoğu umutsuzluğu da beslediğine tanık oldum. Dahası umutsuzluk büyütmüştür şiirimi bile diyebilirim. Hiç alçakgönüllü değilim, ama her büyük iyi şiirin önünde saygımı yitirmedim. Bu şiiri ben yazmak isterdim dedim.

• İstanbul şehri için çok şiirler yazıldı. Antolojilerde yer alan düzeyde ve nitelikte ürünler ortaya konuldu. Bu şairlerden farkınız, siz onlara neyi eklemek istediniz?

Başkalarını bilmem. İstanbul yeryüzünün en insani kentidir. Ben İstanbul'u insanlığın haline benzetirim. Onun gibi yıkık, ezik yine onun gibi güvenli inançlı görkemli. Bir yerde daha dedim: İstanbul gibi bir kenti olan yazarlar başka bir şey istememelidirler. Benim İstanbul'a bakışım böyle oldu. Ben ayrımı böyle koydum.

• Türk şiirinde şiir kuramı üzerine en çok düşünen şairlerin başında geliyorsunuz. Bu konudaki çalışmalarınızın vardığı nokta konusunda da bizi aydınlatabilir misiniz?

Şiirin tanıma gelmediğini, sonra da sınırlanmadığını gördüm önce. Yine kendi yapısı dışında dıştan hiçbir şeye yüz vermediğine tanık oldum. Şiir kendi macerasını kimseye bağlı olmadan (yaratıcısına bile) sürüyor, sürdürüyor. Bağlanmaya (yapısı gereği) ters düşüyor.
Ancak kendi aygıtları, kendi dünyasıyla varoluyor. Bütün canlılar gibi kendi diyalektiği ile işliyor. Biz ona değil, o bize egemen oluyor. Böyle koymak isterim noktayı.

Kaynak: Cumhuriyet, 18 Aralık 1980

Yukarı


1981

ALACAKARANLIK

"Şair kendi tarlasına da su isteyen kişidir. Bu istek, çekişmelere, çatışmalara yol açar. Sonra bu su, bazen faydalı ürünler verir, bazen baldıran otları. Ne olursa olsun şiir, bir tarlayı koruma çabasıdır."

Böyle diyor Behçet Necatigil. Ben de diyorum ki, Behçet Hoca, kendi adına konan "Necatigil Şiir Ödülü"nün bu yıl, tarlasını sonuna dek koruyan, aradığı suyu faydalı kılan bir ozana, Ahmet Erhan'a verildiğini biliyorsa, kim bilir ne mutludur…

Ahmet Erhan (doğumu 1958. Çocukluğu ve ilk gençliği Akdeniz'in çeşitli kentlerinde geçti). İlk kitabı "Alacakaranlıktaki Ülke" (Yeni Türkü Şiir Yayınları) adlı eseriyle kazandı Necatigil Şiir Ödülü'nü. Kitabın sayfalarını çeviriyorum. Kitaba adını veren, 1979'da yazılmış uzun şiirin tümünü buraya aktarmak geçiyor içimden. Ama yapamam ki… Yaşadığı, içinden geçip geldiği anların, duyguların, olayların öyküsünü anlatmıyor Ahmet Erhan. Şiirini yazıyor. Endişelerin, korkuların, karabasanların, düşlerin, umutların şiirini: "Her gece odama yağmur yağıyor./Bu çılgınlığı sana nasıl anlatayım şimdi?/Çeneme kadar çıkıyor sular, boğulmuyorum/Belli belirsiz bir iz görüyorum sonra/Her sabah uyanınca duvarların üstünde./Ve geceden arta kalan bir çizgi/Elimle alnımı yoklayınca" … "Belki bir gün çocuklarımızın gözlerinde/Bir çiçek gibi açıverecek sevgi/Onlar toprağa düşen tohum olacak/Biz kozasını örmüş utangaç ipek böcekleri" … "Alacakaranlık akıyor kentin üstünden/Kimse farkında değil gibi, gelen gece midir/Yoksa yeni bir sabaha mı çıkıyor?"

Kitabın öteki bölümleri "Bugün de Ölmedim Anne", "Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri", "Milattan Önceki Şiirler" başlıkları altında toplanan şiirlerden oluşuyor.

Biliyorum, bir şiiri bölük pörçük okumak (okutmak), ona yapılacak en büyük haksızlık: Ondan sizleri Ahmet Erhan'ın "Uçurum" şiiriyle başbaşa bırakıyorum:

Aklımda kayalar kopuyor, duvarlar yıkılıyor
Yüreğimde, kuruyan bir ırmağın yatağındaki boşluk
Ayak izlerimi bırakmaya çalışıyorum taşların üstünde
Kimsenin arayıp bulamayacağı bir adresin var artık.
Dostlar da çekilip gidiyorlar hayatımdan
Yürüdükleri yollarda arıyorum onları, sevdikleri kızların gözlerinde
Kendi sularınca boğulan bir denizim ben
Kendi taşlarınca zaptedilen bir kale.
Başımı avuçlarıma alıp sıksam ne olur
Çıkarabilir miyim beynimdeki o kara suyu?
Bir çiçek tarlasına dönüştürebilir miyim
Aylardır önünde durduğum bu dipsiz uçurumu?

Kaynak: Milliyet Aktüalite, 20 Aralık 1981

Yukarı


1982

Behçet Necatigil Şiir Ödülü Turgut Uyar'a verildi

Behçet Necatigil Şiir Ödülü'ne "Kayayı Delen İncir" adlı şiir kitabıyla Turgut Uyar değer görüldü. Ozana ödülü, Behçet Necatigil'in ölüm yıldönümü olan 13 Aralık'ta verilecek.

1927 yılında Ankara'da doğan Turgut Uyar, ilk şiirini 1947'de Yedigün dergisinde yayınladı. 1950 sonrası şiirimizi biçim ve öz bakımlarından yenileştirmesiyle İkinci Yeni'nin ilk akla gelen şairlerinden biri olan Uyar, şiirlerini "Arz-ı Hal", "Türkiyem", "Dünyanın En Güzel Arabistanı", "Tütünler Islak", "Her Pazartesi", "Divan", "Toplandılar" adlı kitaplarda topladı.

Kaynak: Milliyet, 11 Aralık 1982

Yukarı

1 Kitap

Büyük bir şairimizin (Behçet Necatigil) adını taşıyan ödül, bu yıl önemli bir şairimize verildi: Turgut Uyar'a. Onun "Kayayı Delen İncir" adlı kitabına (Karacan Yayınları).

Kitapta yer alan elli şiir olmalı bu kayayı delen incirler. Şiir ile incir kafiye düştüğü için değil, Uyar'ın şiiri, umutsuzluğun, karanlığın panzehiri olduğu için.

Şiire yakın duyguları, kavramları, inançları şiirleştirmiyor Turgut Uyar, ölümü, çürümeyi, yozlaşmayı, umutsuzluğu görüyor, yaşıyor ve tüm bunları şiiriyle aşıyor. Şiirlerinde bunları dile getirdiği için aşıyor: "Mutsuzluktan söz etmek istiyorum / Dikey ve yatay mutsuzluktan / Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun / sevgim acıyor".

Sözcüklere sığınmayan, klişe görüntülere yer vermeyen, yalnızlıktan ezik bir aşk, umutsuzluktan, ölümden bir dirimin şiirini kotaran Uyar, şiirin, sorulmuş sorulara verilmiş bir yanıt olmadığını bilerek yazıyor: "Hangi soruyu yanıtlasam yetersiz kalıyor yanıtım." Ama şiirin, yaşama, içinde yaşadığımız günlere verilecek (belki) tek yanıt olduğu görüşünü paylaşıyor.

"Kayayı Delen İncir" küçük bir kitap. Topu topu 78 sayfa. Ama yüzlerce sayfa keçiboynuzu çiğnemek yerine, bu kitabı okuyun. Günümüz Türk şiiri adına onur duyacaksınız.

Kaynak: Hürriyet, 18 Aralık 1982

Yukarı


1983

Behçet Necatigil Şiir Ödülü Refik Durbaş'a verildi

Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü "Nereye Uçar Gökyüzü" adlı şiir kitabıyla Refik Durbaş aldı.
Rauf Mutluay, Oktay Akbal, Fethi Naci, Edip Cansever, Hilmi Yavuz ve Doğan Hızlan'dan oluşan seçici kurul bu karara oy çokluğuyla vardı. 50 bin lira tutarındaki para ödülü Behçet Necatigil'in ölüm yıldönümü olan 13 Aralık günü karısı Huriye Necatigil tarafından Refik Durbaş'a sunulacak.
1944 yılında Erzurum'da doğan Refik Durbaş, ilk şiirlerini İzmir'de çıkan "Evrim" dergisinde (1962-1964) yayımladı. "Çırak Aranıyor" adlı şiir kitabıyla 1979 Yeditepe Şiir Ödülü'nü kazandı. Durbaş, gazetemizin düzeltme servisini yönetiyor.
Öte yandan Behçet Necatigil Şiir Ödülü Seçiciler Kurulu'nda Kamuran Şipal'in ayrılmasıyla boşalan yere oybirliğiyle Adalet Ağaoğlu seçildi.

Kaynak: Cumhuriyet, 9 Aralık 1983

Yukarı

Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazanan Refik Durbaş: Son şiirlerim kendimle hesaplaşma

Yurdagül Erkoca

Bugüne dek hiçbir şiir yarışmasına katılmamasına karşın, ilki “Yeditepe” ikincisi de geçtiğimiz günlerde “Behçet Necatigil Şiir Ödülü” olmak üzere, iki ödüle değer görülen bir şair Refik Durbaş. Şair her ne kadar “Bir dağ yamacında durmuşsun” diyorsa da bugün şiirinin doruğunda. İçindeki sessizlikte yaşamını tüketmemiş, kişisel dramlarla toplumsal dramları örtüştürebilmiş bir şair.

Durbaş’a Necatigil Şiir Ödülü, 13 aralık salı günü Behçet Necatigil’in evinde eşi Huriye Necatigil tarafından verildi. Refik Durbaş, ödül dolayısıyla kendisiyle yaptığımız konuşmada, sanat ödülleriyle ilgili görüşlerini, şiir anlayışını, son kitabı “Nereye Uçar Gökyüzü”yle farklılaşan şiirini anlattı.

- Sayın Durbaş, bugüne dek hiçbir yarışmaya kendiniz katılmadınız, başkalarınca aday gösterildiniz. Katılmamanızın nedenini sorsak?
- Ödüle karşı değilim. Ancak bugün Türkiye’de ödülün işlevi yok. Belki çok fazla ödül olduğundan. Bence, ödülün niteliği kadar ödül veren kişilerin niteliği de önemli. Ancak yanlış anlaşılmasın, karşı olduğum birtakım isimler değil. Ödülü kim veriyor? Daha önce kimlere verilmiş? Bütün bunları gözden geçirmek gerek. Son yıllarda çok ödül çıktı ortaya: Şiir ödülleri... hikâye ödülleri... Düşündüğünüz zaman, üç yıl önce bu ödülü kim aldı, bilemiyorsunuz.

- Bugüne kadar kaç kitabınız yayınlandı?
- 60 kuşağı içinde en son benim kitabım çıktı. İlk kitabım “Kuş Tufanı” 1971’de, ikincisi 1974 yılında “Hücremde Ayışığı” adıyla yayımlandı. Ondan sonraki kitabım “Çırak Aranıyor”la 1979 Yeditepe Şiir Ödülü’nü aldım. “Denizler Sincabı” adlı çocuk şiirleri kitabımı yine çocuk şiirlerinden oluşan “İkinci Baskısı” ve “Kırmızı Kanatlı Kartal” izledi. Sonra, “Çaylar Şirketten”. Bu arada, iki yıl askerlik yaptım ve o döneme ait şiirlerim, ödül kazanan “Nereye Uçar Gökyüzü” adlı kitapta toplandı.

- Sayın Durbaş, şiirinizi oluştururken nasıl bir ön çalışma yapıyorsunuz?
- Şiiri kafamda önce kurarım. Kâğıda yazmam. Aşağı yukarı iki, üç ayda o kafamda biçimlenir. Bazen bir mısra, bazen bir sözcük gelir aklıma. Sonra bir akşam oturup yazarım. “Çırak Aranıyor”u yazarken, Erzurum’a gittim. Oltu taşını nasıl işliyorlar, nasıl çıkarıyorlar, onları gördüm. Sonra İzmir’de bir fırında çalışmıştım. Ama illa şiir yazacaksın diye de yazdıklarını yaşamak zorunda değilsin. “Kampana” şiirini, bir gazetede okuduğum haber üzerine yazdım. Yani haberden esinlendim.

-Çaylar Şirketten” ve “Çırak Aranıyor” adlı iki kitabınızda ortak bir üslup var. Son şiirleriniz ise, daha farklı. Bunu açıklar mısınız?
- “Çaylar Şirketten” ve “Çırak Aranıyor” birbirine yakın konular. Hikâyeye dayanıyor buradaki şiirler. Alırsın bir adamı ele, işte Urfa’dan gelir, otobüs muavini olur. Sirkeci’de iş bulur bulmaz Almanya’ya gitmek ister. Bunları çoğaltmak mümkün benim için. Son şiirlerimle daha çok şiirin iç sorunlarına eğiliyorum. Diğerlerine benzemesin istedim. Bu yüzden farklı oldular herhalde. Hem biçim olarak, hem öz olarak diğer ikisinden farklı olsun istedim. Bu aynı zamanda kendimle de bir hesaplaşma oldu.

- Günümüzdeki şiir anlayışı konusunda ne düşünüyorsunuz?
- Bazı dönemlerde şiir içine kapanır. Sanatçı açık seçik söyleyemediğini simgelerle söyler. Ama eğer sanatçı anlatamıyorsa yaptığı sanat değildir. Ben buna karşıyım. Sanatçıysan çağından, insanından sorumlusun. Simgelerle de olsa mesajını iletmek zorundasın. Ama bunu yaparken, slogancılığa da düşmemek gerek. ‘Ben biçim araştırması yapıyorum, ben yeni bir şiir yazıyorum’ diye anlamsız, kendi içine kapalı, insana hiçbir ipucu vermeyen şiirler yazanlara karşıyım.

Kaynak : 15 Aralık 1983, Cumhuriyet

Yukarı


1984

Necatigil Şiir Ödülü, Oktay Rifat'a verildi

Behçet Necatigil adına ailesi tarafından düzenlenen "Necatigil Şiir Ödülü", bu yıl Oktay Rifat'a verildi.

Adalet Ağaoğlu, Edip Cansever, Doğan Hızlan, Rauf Mutluay, Fethi Naci ve Hilmi Yavuz'dan oluşan Seçici Kurul, bu yıl içinde yayınlanan şiir kitapları arasında yaptığı değerlendirme sonucunda, Oktay Rifat'ın "Dilsiz ve Çıplak" adlı kitabını ödüle değer buldu.

Oktay Rifat'a ödülü, Necatigil'in eşi Huriye Necatigil tarafından, şairin ölüm yıldönümü dolayısıyla yarın yapılacak bir törenle verilecek.

Kaynak: Milliyet, 12 Aralık 1984

<

Yukarı

Necatigil Ödülü'nü Oktay Rifat aldı

1914 doğumlu Oktay Rifat, ödülünü Necatigil'in ölüm yıldönümü olan 13 Aralık günü alacak.

Şair Behçet Necatigil adına konulan şiir ödülünü bu yıl "Dilsiz ve Çıplak" adlı kitabıyla Oktay Rifat aldı.

Yayımlanmış şiir kitaplarının aday olduğu ödülün seçici kurulu Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Adalet Ağaoğlu, Rauf Mutluay, Edip Cansever ve Fethi Naci'den oluşuyor.

Necatigil'in dördüncü ölüm yıldönümü olan 13 Aralık günü verilecek ödülün tutarı bu yıl 50 bin lira. Rifat'a ayrıca Necatigil'in eşi Huriye Necatigil tarafından bir de plaket verilecek.

1914 doğumlu Oktay Rifat, orta öğrenimini Ankara Erkek Meslek Lisesi'nde, yüksek öğrenimini de Paris Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde yaptı. Bir süre Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nde çalıştıktan sonra avukatlık mesleğine geçti.

Garip şiir hareketini oluşturanlardan biri olan Oktay Rifat, 1936-40 yıllarında yayımladığı şiirlerinde bir süre hece ölçüsünü kullandıktan sonra geleneksel kurallara karşı çıktı. Yer yer gerçek üstücü eğilimler de taşıyan ilk yenilikçi girişimlerden sonra halk şiiri geleneğini geliştirme amacıyla değişik deneylere geçti. Ardından yeni imgeler aradığı lirik şiirler yazdı. Giderek soyut şiire yöneldi. İlk oyunu "Kadınlar Arasında" 1948'de Ankara Devlet Tiyatrosu'nca sahnelendi. "Yağmur Sıkıntısı" oyunu ise TRT 1970 Tiyatro Sahne Eserleri Yarışması'nda başarı ödülü kazandı. Rifat, çağdaş sanatın gelişmelerini yansıtan yazılarının yanısıra, şiir çevirileri de yaptı.

Kaynak: Cumhuriyet, 9 Aralık 1984

Yukarı


1986

CUMARTESİ KONUŞMALARI
Gürol Sözen

"Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü şair ve bilim adamı Cevat Çapan kazandı."

'Necatigil Ödülü'nden onur duyuyorum'

Kültür dünyamızda Cevat Çapan usta çevirileri ve üniversitelerimizde yıllardan beri sürdürdüğü bilim adamlığıyla tanınıyor.İngiliz Edebiyatı ve tiyatro Çapan'ın uzmanlık dalı. Ama Cevat Çapan'ı yalnız bunlarla kısıtlamamak gerek. Kültür ve sanatın her dalına duyarlılıkla yaklaşan bir yazarımız. Son yıllarda "eski bir sevda" olarak şiir de eklendi. Ve bu yılın Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü Cevat Çapan, "Dön Güvercin Dön" kitabıyla kazandı. Ödül yarın törenle Çapan'a verilecek.
Çapan'a "Necatigil ödülünü almak nasıl bir duygu?" diye yönelttim ilk sorumu.
"Ödüller konusunda son zamanlarda çok tartışmalar çıktı. Sanırım tartışmanın kaynağı, ödülleri hangi kurum ya da kişi adına verilmesi. Bu yüzden 'Behçet Necatigil Şiir Ödülü', saygınlığı hiç bir zaman tartışılmayacak bir ödül. Böyle bir ödülü almaktan ancak onur ve mutluluk duyulabilir."
Necatigil'in önemli bir yanı da kente, sokaklara, evlere derin bir duyarlılıkla yaklaşması ve yaşadığını yazmış olması. Ben hep Necatigil'i az bulunur bir derviş inceliğiyle İstanbul'u dolaşırken görürdüm. Birinci sigarasının paketi arkasına dolmakalemiyle şiiri için notlar düşerdi dura kalka yürüyerek.
- Yaşarken sizde nasıl bir izlenim bıraktı Necatigil?
"Bu değerlendirmeye tümüyle katılıyorum. Onun sınıfında öğrencisi olmamış bile olsam, onun yazdığına, yaşadığına bakarak böyle bir ustanın gönüllü bir çırağı olmayı her zaman istemişimdir.
Necatigil her yazdığının zengin bir yaşantı karşılığı olması, onun şiirinin çağrışım gücünü açıklayan bir özellik. Şiirin çıkış noktaları olan yaşantılarsa hepimizin her gün belki farkına varmadan yaşadığımız şeyler.
Bu yüzden onun şiirlerini okurken ne yangın yerlerini, ne yıkıntıları, ne koruları, ne çiçekleri, ne fırtınaları, ne kalabalıkları, ne yalnızlıkları içinden geçtiğimiz halde fark etmediğimizi anlıyoruz.
Uzaktan duyulan bir şarkının, bir sokak aralığından burnumuza gelen bir kokunun, bir boğaz iskelesine yanaşan vapurun halat gıcırtısının duygusal belleğimize birden bir sürü pencere açtığını görüyoruz. Bunu bir geçmiş özlemiyle sınırlayamayız da. Bu pencereler hem düne, hem bugüne, hem de yarına bakabileceğimiz pencerelerdir."
- Behçet Necatigil'in üzerimizde izler bırakan çevirileri de var. Bir dilci olarak ne diyorsunuz Necatigil'in çevirmenliği için?
"Çevirmenliğin küçümsenmeyecek bir uğraş olduğunu Necatigil'in çevirilerinden kolayca öğrenebiliriz. Rilke'nin "Malte Laurid Brigge'nin Notları", Unamuno'nun "Sis, Heine'nin "Şarkılar Kitabı", K. Hamsun'un "Açlık", "Pan", "Victoria", "Yalnızlık Bir Yağmura Benzer"deki şiir çevirileri bu uğraşın gerçek bir yaratıcı elinde ne boyutlara ulaşacağını gösterir."
- Edebiyat okurları, günümüzde Türkçeyi en iyi kullanan bir yazar ve çevirmen olarak, tanımlıyorlar sizi. Ne dersiniz?
"Böyle bir tanımlama bana ancak düşman kazandırır. Ama böyle bir yargı beni gönendirmez de değil.
Bir yazarın ana dilini iyi kullanması büyük ölçüde o dili iyi kullanan, kendinden daha usta, daha başarılı başka yazarların olmasıyla açıklanabilir. Ben böyle ustalardan bir şeyler öğrenebilmişsem ne mutlu bana."
- Öğrencilerinize bu konuda ne gibi bir yöntem öneriyorsunuz?
"Öğrenciliğin sonu olmayan bir yolculuk olduğunu unutmamalarını, insanın her zaman her durumdan bir şeyler öğrenebileceğini, öğrenmenin son derece de heyecan verici, zevkli bir yaşama biçimi olduğunu unutmamalarını önermek isterim."
- Son yıllarda giderek çoğalan bir dil karmaşası ve yozlaşması var. Radyo ve televizyondan yayınlanan demeçler, söyleşiler, sunulan haberler bunun en somut kanıtı. Siz nasıl görüyorsunuz bu yozlaşmayı?
"Bizim yetiştiğimiz yıllarda bu türden yozlaşmaları denetleyen bir Nurullah Ataç vardı.
Ataç, neredeyse tek başına bir dil duygusu, dil duyarlığı, dil sorumluluğu yaratmıştı. O yıllardaki okur ve yazarların büyük çoğunluğunu etkileyen, yönlendiren bir dilbilimciydi Ataç. Bugün böyle bir bilincin yokluğunu duyuyoruz.
Radyo ve televizyon bu konuda kendi kendini adam etmekten uzak olduğuna göre bu konuda belli bir denetim gücü olarak basına ve her düzeydeki eğitimcilere büyük sorumluluk düşüyor demektir.
Ama son belirleyici, dilin doğru ve güzel kullanımını gerçekleştiren yaratıcı yazarlar olacaktır."

Kaynak: Güneş, 13 Aralık 1986

Yukarı

 

Cevat Çapan'la söyleşi

"Kendimi şir ustalarının bir çırağı saydım."

Esin Yüksek Dalay

DARICA'da 1933'de doğan, Cambridge Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitiren Cevat Çapan şimdi Devlet Güzel Sanatlar AkademisiTiyatro Bölümü'nün başında.
Tiyatro üzerine incelemeleri,şiir çevirileriyle tanıdığımız Çapan, Dön Güvercin Dön adlı ilk şiir kitabıyla da Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazandı.
- İyi bir şiir çevirmeni Cevat Çapan'ın iyi ve gizli bir şair olduğu söylenirdi hep, bu yaygınlığı kanıtladınız ve şiir kitabınızı yayınladınız.
Şöyle bir soru: Şiir çevirirken bazı dizeleri, sözcükleri ah keşke kendi şiirim için kullansaydım dediğiniz oldu mu?
- Bunu daha önce hiç böyle düşünmedim. Demiş olabilirim, ama şiir çevirirken asıl heyecan veren şey, şiirin güzelliğini Türkçe'de verebilmek. Tabii bu konuda şiir çevirmenleri de, şiir çevirisinin sorunlarını bilenler de sık sık şiir çevirmenin sermayeden yemek gibi bir olumsuz yanı olduğunu söylüyorlar. Ama şu da bir gerçek ki, şiir çevirme işi zaten bir özveri işi. Çevirmen bunu başından biliyor, bir başkasının başarısını aktarırken, kendi kişiliğini bir ölçüde harçamış oluyor. Ya da şiir çevirisindeki başarısının yeterince mutluluk veren bir başarı olduğunu düşünüyor. Hiç değilse bir kıskançlık sözkonusu değil.
- Sayın Cevat Çapan, şair Cevat Çapan bizden ve Batı'dan ustaları konusunda ne söylemek ister?
- Şiirle uğraşmak demek, çok uzun bir sevgi, hayranlık çıraklık dönemi yaşamak demek. Kendini hep büyük şiir ustalarının bir çırağı olarak düşünmek demek. Tabii benim bu konudaki çıraklığım, önce ana dilimin ustalarını tanımakla başladı. Şiirle ilgilenmeye ortaokul yıllarında başladım. Mutlu bir rastlantı olarak o dönemde Türkçe öğretmenlerinin edebiyatı sevimsiz göstermek gibi bir çabasıyla karşılaşmadım. 1945'ten sonraki bu yıllarda da hem halk şiirinin hem divan şiirinin birtakım ustalarını tanır gibi oldum. Aynı zamanda o yıllarda yaygın bir etkinlik kazanmaya başlayan garip şiiri vardı. Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat'ın şiirleri de bir şiir öğrencisi olarak beni büyük ölçüde etkiledi. Gene o yıllarda Varlık Yayınevi'nin çıkardığı Dünden Bugüne Türk Şiiri Antolojisi, dört ciltlik, Nazım Hikmet de birkaç şiiriyle yer alıyordu. Ve tanıdığım, çok sevdiğim, çok etkilendiğim bir şairdi.
Yine o yıllarda (1945-50 arası) Orhan Burian'ın "Kurtuluştan Sonrakiler" Antolojisi, elden bırakmadığımız bir kitaptı. Yabancı şiirle tanışmam daha çok lise yıllarında başladı. İngilizce biliyordum, Robert Kolej'de okuduğum için. O yıllarda yabancı şiirle ilgilenmek biraz modaydı, bizden önceki başarılı ağabeylerimizin ilgilendiği şairlerle biz de ilgileniyorduk. İngiltere'de önemli bir şair sayılan Louis MacNeice İstanbul'a geldi ve Robert Kolej'de bir konuşma yaptı. Bize T.S Eliot, Auden, Spender gibi şairlerin önemini gösteren bir konuşmaydı bu. Böylece modern İngiliz şiiriyle çok ilkel bir biçimde de olsa tanışmış oldum. Ve Eliot'un ustası olan Ezra Pound ile ilgilenmeye başladım. İlk şiir çevirilerimden birkaçı da Pound'dan oldu. 1950'li yılların başında öne çıkmış İngilizce yazan Dylan Thomas vardı. Bu Thomas'la tanışmak da coşkulu bir ilişki oldu. Şiirle uğraşan herkes gibi Fransız şiirinden Baudelaire, Rimbaud, Eluard, İspanyol şiirinden Lorca. Bütün bunlar Türkiye'de bilinen yabancı şairlerdi. Her şairi tanıdığınızda, onun da ilgilendiği, etkilendiği, başka bir şairi tanıyorsunuz ve böylece ilgi alanınız genişliyor. Ve bu arada çok uzaktan Yunan şiiriyle de ilgilenmeye başladım. Yunan şiirini tanımak için belki üniversitedeki yılları geçirmem gerekiyordu. Kavafis İngilizce'ye verilen ve çok etkili olan bir yunan şairiydi.Seferis de öyleydi. Yunan şiiriyle ilgilenmem o boyutlara ulaştı ki, diğer yabancı şiire olan ilgi gölge altında kaldı, yaptığım çeviriler de bunu gösterir zaten. Diğer ustalar arasında İrlandalı William Butler Yeates, Amerikalı Robert Lowell, John, İngilizce çevirilerinden okuduğum Rus şairi Anna Ahmatova'yı, Osip Mandelstahm'ı saymam gerekecek. Yalnız modern İngiliz şairleri değil, sevdiğim daha eski İngiliz şairleri de var. Başta Shakespeare olmak üzere hem oyun yazarı hem de şair olarak. Tabii bu listeleri daha çok uzatmak istemiyorum, çünkü İngiliz şiiri, çok zengin bir şiir. Tüm bunlar ilgilendiğim, okuduğum, herhalde dolaylı olarak etkisi altında kaldığım şairlerdir. Bizde yaşayan şairlerden başta Oktay Rıfat, Cemal Süreya, Melih Cevdet Anday, Ece Ayhan, İsmet Özel, Can Yücel sevdiğim şairler.
- Ödülünü aldığınız Behçet Necatigil'in şiiri üzerine ne düşünüyorsunuz? Türk şiiri içinde onun yeri ve etkisi neydi?
- Behçet Necatigil'in çok özel bir yeri var, benim çıraklığımda da. Bildiğiniz gibi çok inceliklerle dolu bir şair. Ve kişiliğiyle yaratıcılığı büyük bir uyum içinde olan bir şair. Büyük ustalıklarla karşımıza çıkıyor Behçet Necatigil. Çok gösterişsiz olan, görünmeyen, gizli bir su gibi akan, ama hayatın çok önemli ve zengin damarlarını şiire aktarabilmiş bir şair. Bu yüzden hayran olduğum bir şair. Behçet Necatigil, Türk şiir geleneğini en iyi özümlemiş şairlerimizden biri. Fakat o geleneğin baskısı altında kalmamış, ezilmemiş bir şairdi. Geleneği iyi özümlediği için kendi sesiyle konuşabilen, yazabilen bir şairdi. Bu bence çok önemli. Çünkü Behçet Necatigil İstanbullu bir şair. Fakat İstanbullu oluşu, onun İstanbul'un yalnız görkemli yanını değil, İstanbul'un en ince ayrıntısına kadar acılı, acıklı yanlarını da görmesini sağlamıştı. İstanbul'u bir küçük evren olarak, mikrokosmos olarak yansıtabiliyordu. Böylece evrensel bir gerçekliğin de sözcüsü olmuş oluyordu. Tabii biçim bakımından da Behçet Necatigil son derece tutumlu bir şairdi. Şiirlerinde hiç fazla söze yer vermez, şiirinin müziğini en az malzemeyle yaratabilir, bu da şiirin tanımına uyan bir tutumdur sanıyorum. En az sözle en yoğun etkiyi sağlayabilmek.
- Tiyatro üzerine çalışmaları olan, incelemeler yapan Cevat Çapan'ın çağdaş Türk yazarları üzerine düşünceleri neler?
- Benim tiyatro çalışmalarım ne yazık ki istediğim kadar verimli, güncel olamadı. Çünkü bunlar akademik bir çalışmanın uzantısıydı. Bir ara tiyatro eleştirileri de yazıyordum, ama artık bıraktım, çünkü eleştiri yazmak için benden daha az yufka yürekli olmak gerekiyor. Türk oyun yazarları konusunda ne yazık ki şiir konusunda olduğu kadar iyimser değilim. Bir zenginlik söz konusu değil.Bu iyi oyun yazarlarımız yok demek değil. Ama sanıyorum ki tiyatronun sanatın diğer dallarıyla, edebiyatla, sanatın diğer dallarının da tiyatroyla iletişimi çok zayıf, bir ilgisizlik söz konusu. Bu konuda ödenekli tiyatrolarla yöneticilerine, büyük sorumluluklar düşüyor tabii ki. Tüm dünya olaylarını ve sanat üzerindeki etkilerini sürekli olarak izlemek ve oyun yazarlarının yaratıcılıklarının sürekliliğini sağlamak. Tiyatronun başarısızlığının bir nedeni de Türkiye'deki yaratıcı düşüncenin tiyatroya ilgi duymaması. Tiyatro edebiyatla, sanatla uğraşan insanlarca da yeterince ciddiye alınmıyor, bunda belki tiyatroyla uğraşanların da edebiyatı, sanatı yeterince ciddiye almamalarının bir payı olabilir, yani karşılıklı bir iletişimsizlik, ilgisizlik söz konusu.

Kaynak: Hürriyet, 14 Aralık 1986

Yukarı


1987

Ahmet Oktay'a ödül

Yol Üstündeki Semender adlı şiir kitabıyla 1987 yılı Behçet Necatigil şiir ödülünü kazanan Milliyet gazetesi yazıişleri müdürlerinden Ahmet Oktay ödülünü aldı. Dün gece Boğaziçi-120 Restorant'ta yapılan törende ödülü Behçet Necatigil'in eşi Huriye Necatigil'den alan Ahmet Oktay yaptığı konuşmada, ödülü almaktan dolayı onur duyduğunu belirterek özetle şunları söyledi: "Şiirimi her zaman söylev ve öyküden ayırmaya çalıştım. Yol Üstündeki Semender'de de şiirler 12 şair ve yazarın intiharı çerçevesinde oluştu." Geceye şiir ödülünü veren jüri üyelerinden Adalet Ağaoğlu, Hilmi Yavuz, Prof. Dr. Tahsin Yücel ve Fethi Naci de katıldılar.

Kaynak: Milliyet, 14 Aralık 1987

Yukarı

Şiir Şöleni

İntihar, protesto pratiğine dönüştü

Behçet Necatigil Ödülü'nün sahibi şair Ahmet Oktay, yıllardır şiirle savaştığını söylüyor ve "Şiir yenilgilerle, saldırılarla dolu uğraştır" diyor

Behçet Necatigil 1987 Şiir Ödülü'nü "Yol Üstündeki Semender" kitabıyla kazanan şair Ahmet Oktay ile söyleşimiz daha çok şiirleri ve yazarlığı üzerinde yoğunlaştı.

-Yazarlık serüveninizi anlatır mısınız kısaca?

-Yazmaya şiirle ve ortaokul sıralarında başladım. Türkçe
öğretmenim Beşir Göğüş'ün yazını sevmemde büyük etkisi olmuştur. İlk şiirim 1948-1949 yıllarında Gerçek dergisinde yayınlandı. O gün bugündür sürüyor şiirle savaşım. Bu sözcüğü bilerek kullanıyorum: Çünkü şiir, yenilgiler, geri çekilmeler, saldırılarla dolu bir uğraştır. Sözcükler'in insana oynayacağı oyunları kimse önceden bilemez. Herkesi bilmem, ama ben yazarken yaparım şiiri, bir ön düşünce, bir tasarı olsa bile, şiir her zaman üretim süreci içinde biçimlenir, kesinlik kazanır.
Belki de bu yüzden, kimi kitaplarımın arasında 10 yılı aşkın süreler vardır. Bu şiir yazmadığımdan değil, başka bir şiirin peşine düşmemden, başka bir dil ve biçem aramamdan kaynaklanıyor elbet. Şimdiye kadar Yol Üstündeki Semender'in dışında yayınladığım altı kitabım şunlar: Gölgeleri Kullanmak (1963), Her Yüz Bir Öykü Yazar (1964), Dr. Kaligari'nin Dönüşü (1966), Sürgün (1979), Sürdürülen Bir Şarkının Tarihi (1981), Kara Bir Zamana Alınlık (1983).
Düzyazıyı da her zaman şiirle birlikte götürdüm. Eleştiri alanından giderek kültür sorunlarına ve yazın tarihine kaymaya başladım. Yazı da şiir kadar zevk veriyor bana.

-Yol Üstündeki Semender intihar olayı çevresinde
odaklanıyor. Neden?

-İntihar, beni başlangıcımdan bu yana ilgilendirmiş bir sorun. İkinci kitabım olan Her Yüz Bir Öykü Yazar'da açıkca görülebilir bu ilgi. Semender'in ilk şiirlerini 1981-1982 arasında Gösteri dergisinde yayınladım. 12 Eylül harekâtının kötümserlik ortamında kaleme alındılar yani. Kitabın prologu ve epilogu sayılabilecek iki parça dışında yer alan 12 şiir, zamanlarıyla ve politikasıyla uyuşamayan ve bu süreç içinde bireysel yıkımlarına da katlanamayan yazar ve şairleri konu ediniyor. Onların kendilerini öldürmelerinde toplumlarına, daha da genelinde insanlığa yönelttikleri bir söz gördüm. Son yıllarda Türkiye'de ortaokul öğrencilerinden aile babalarına, kendini öldürenlerin sayısının arttığını herkes biliyor. Neredeyse bir protesto pratiği haline dönüştü intihar. Ailenin, okulun, iktidar'ın protestosuna. Siyasal iyimserlerin küçümsemelerinin geçersizleştiremeyeceği bir sorundur bu.

-Semender'le birlikte iki kitabınız daha yayınlandı. Onlardan da kısaca söz eder misiniz?

-Bu kitaplardan Kültür ve İdeoloji, öncelikle popüler kültür konusunda yoğunlaşıyor ve kitle iletişim araçlarıyla yaygınlaştırılan ve bu araçlarla üretilen sanat yapıtlarının işlevlerini araştırmayı öngörüyor. Örneğin Ajda Pekkan'ın adı yöresinde pop müziğin kimi sorunlarını tartışıyor. Barış Manço'nun iki şarkısında Doğu/Batı karşıtlığının nasıl dile getirildiğini açıklamaya çalışıyor.
Toplumsal Değişme ve Basın, adlı öteki kitabım ise, adından anlaşılacağı gibi, ekonomik/politik/ideolojik bir değişim süreci içinde bulunan Türkiye'de basının işlevini sorgulamaya yöneliyor.

Kaynak: Milliyet aktüalite, 20 Aralık 1987

Yukarı


1988

Necatigil Şiir Ödülü Cemal Süreya'nın

Behçet Necatigil Şiir Ödülü Cemal Süreya'ya verildi. 1980 yılından bu yana her yıl Behçet Necatigil'in ölüm yıldönümü olan 13 aralıkta verilen Necatigil Şiir Ödülü'nün Adalet Ağaoğlu, Rauf Mutluay, Fethi Naci, Tahsin Yücel, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan ve İlhan Berk'ten oluşan seçici kurulu "Sıcak Nal" ile "Güz Bitiği" adlı kitaplarından dolayı ödülü bu yıl Cemal Süreya'ya vermeyi kararlaştırdı.
1931 Erzincan doğumlu olan Cemal Süreya, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdikten sonra 1955-58 yılları arasında Maliye Bakanlığı'nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik yaptı. Daha sonra görevinden ayrılıp "Papirüs" dergisini çıkardı. Lise sırasında şiir yazmaya başlayan Süreya ilk şiirlerini "Mülkiye" Dergisi'nde yayımladı. Daha sonra "Yeditepe", "Şairler Yaprağı", "Evrim", "Pazar Postası" gibi dergilerde şiirleri ve denemeleri yayımlandı. Şiirin yanı sıra şiiri de konu alan denemeleriyle tanınan Süreya'nın şiir kitaplarının yanı sıra "Mülkiyeli Şairler" ve "100 Aşk Şiiri" adlı antolojileri bulunuyor.

Kaynak: Cumhuriyet, 11 Aralık 1988

Yukarı

Tırnağa yazılan Ödül

1988 Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazanan Cemal Süreya "usta" ile şiir dışı söyleşi

Yurdagül Erkoca

Dün akşam Ortaköy "Boğaz 120"de ayrılan 60 kişilik masanın konukları edebiyat çevresindendi... Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazanan Cemal Süreya'ya ödülünü vermek için toplananlar arasında ödül seçici kurul üyeleri ve 1980'den bu yana Necatigil Ödülü'nü kazananlar da vard... Süreya ödülünü Necatigil'in eşi Huriye Necatigil'den aldıktan sonra seçici kurul adına bir konuşma yapan Rauf Mutluay, "Büyük şairin anısına 1980'den beri verilen ödül artık kurumsallaştı" diyordu. "Necatigil Ödülü'nün önemi kazananların değerleriyle her geçen yıl arttı…"
Cemal Süreya'nın, Necatigil Ödülü'nü kazandığını öğrendiğimizde kendisinden talep ettiğimiz röportajı kabul ediyor ve bizi hemen her pazartesi yazar ve sanatçı dostlarıyla bir araya geldiği Cağaloğlu'ndaki Yeni Çınar Lokantası'na davet ediyordu, ama şiir dışı bir sohbet koşuluyla.
Haftalık koşuşturmaya girmeden önce sohbet etmek, dertleşmek için bir araya gelinen bu "öğle rakılı" pazartesi sohbetlerinin bu haftaki amacı Necatigil Şiir Ödülü'nün Cemal Süreya'ya verilmesini kutlamaktı. Cemal Süreya, Atilla Özkırımlı, Muzaffer Buyrukçu, Ali Ulvi, Ferruh Doğan ve Sunullah Arısoy'un bulunduğu masada sohbet ödüller, geçen günlerin edebiyat ortamı ve çokca da Behçet Necatigil üzerine döndü dolaştı. "Necatigil şiirlerini nereye yazardı?" diye sorduk Süreya'ya. Necatigil'in ölümünden sonra yazdığı şiiri okudu:
"…/Nereye mi yazardı dizelerini/Bir şey çıkmamış biletlerin kenarına yazardı/…/Nereye mi yazardı dizelerini/İlaç kutularının üstüne yazardı/…/Nereye mi yazardı dizelerini/Kâğıt peçetelere yazardı/…/Nereye mi yazardı dizelerini/Plastik oyuncakların üzerine yazardı/Koca Barbaros'a karşın/Beşiktaş biraz odur artık/Küçük bir oda versinler/Kehribar yüzü öylece kalsın/Nereye mi yazardı dizelerini/Tırnaklarının üstüne yazardı/"
Süreya'ya göre Necatigil, edebiyatımızda o gün de bugün de örneği az bulunan bilge, çelebi bir kişiydi. Kendi kuşağı içinde gençlere en açık olan kişiydi.
1931 doğumlu Süreya ilk ödülünü 1959'da almıştı. Yeditepe Şiir Ödülü şairin ilk kitabı "Üvercinka" ile Arif Damar arasında paylaştırılmıştı. İkinci ödül ikinci kitapla gelmişti: "Göçebe"ye 1966'da Türk Dil Kurumu Ödülü verilmişti. Şimdi de Necatigil… "Bu bölüştürülmekten bir türlü kurtulamadım. Bu ödül de iki kitabım arasında bölüştürüldü" diyordu ve ekliyordu: "Ama benim bir ödülüm daha var. İlk ödülüm. Onu asla unutamam." Evet, ilk ödülünü henüz ilkokul ikinci sınıftayken kazanmıştı. Hem de bir sözcük farkıyla. Öğretmen "Tavşan ile Kaplumbağa"nın öyküsünü yazmalarını istemişti, o da bütün arkadaşları gibi yazmıştı. Yazmaya "Bir tavşan ile bir kaplumbağa canciğer arkadaş olmuştu" diye başlamış, işte o "canciğer" sözü ona yıllar önce "Yavrutürk" dergilerinin bir cildini kazandırmıştı.
Süreya'ya göre bir ödülün değerli olabilmesi için birkaç koşul gerek… Öncelikle ödül alan, ödül alamayan, ama ödüle katılan ve daha önceki yıllarda ödülü kazanmış bütün yapıtların değerli olması gerekiyor. Jürinin de önemi çok büyük tabii. Ödülü koyan müessesenin ya da adına ödül konan kimsenin de değerli olması çok önemli.
Ödüllerin bu kadar çok olmasının edebiyatımıza olumlu ya da olumsuz etkileri nelerdi?
"Ödüllerin çoğalması aslında edebiyatımıza bazı sorunlar getirdi. Ödüller bazen edebiyatın yapısını değilse bile gidişini etkiliyor. Bir kere okuru etkiliyor. Bugün bizde yalnızca ödül alan yapıtları okuyan okurlar var. Bir başka gerçek daha var ama: Ödülün genç yazarlar açısından yararı yadsınamaz tabii."
Bir de dergiciliği var Cemal Süreya'nın. Bizim bildiğimiz 1960'lara dayanıyor. Ama bilmediğimiz bir tarihi de var bu dergiciliğin:
Cemal Süreya ilkokulda başlamış dergi çıkarmaya. Tek nüsha. Bütün yazıları, resimler, çizgi romanları kendisine ait bu dergilerin.
Muzaffer Buyrukçu araya girip soruyor, "Kaç dergi çıkardın bugüne kadar" diye.
Yanıtı "17 dergi batırdım" oluyor. "İşte Papirüs, üç kez batırdım. Türkiye Yazıları Dergisi'nin kurucusu ve yazı kurulu başkanıydım. İkinci sayıdan sonra ayrıldım. Sonra Maliye Yazıları Dergisi'ni kurduk. İkinci sayıda onlar beni tasfiye ettiler. Türk Dil Kurumu Dergisi''in yazı kurulundaydım. Şaka bir yana ben yalnızca kendi çıkardığım dergilerin batmasından sorumluyum herhalde."
Yine Muzaffer Buyrukçu giriyor araya:
"Ya Cemal, sen küçüklüğünde bayağı Ahmet Mithat Efendi'ymişsin!"

Kaynak: Güneş, 14 Aralık 1988

Yukarı


1989

Ödülü için şiir bulunamadı!

Ölümünün 10. yılında şair Behçet Necatigil'i anarken...

Günnur İlhan

Behçet Necatigil, ölümünden 10 yıl sonra yine, ardında bıraktığı eserleri, şiir ödülü ve çeşitli etkinliklerle anılıyor. Bu yıl ödüle değer eser bulunamadığı için Behçet Necatigil şiir ödülü verilemedi, ancak Şehir Tiyatroları ve Kadıköy Belediyesi Kültür Sanat Merkezi tarafından anıldı.

Tanımlanamaz bir yalnızlık içinde oradaydılar... Camın üzerine düşen gölgeleri, biraz daha birbirlerine yaklaştırıyordu onları. Behçet Necatigil'in, kullanılmayalı on yıl olmuş gözlüğü, tarağı, çantası, gözü gibi sevdiği kahve fincanı, tepsisi ve cezvesi öylece duruyorlar. Şairin öldüğüne inanamıyor gibi canlı duruyor, yarım kalan Birinci sigarası paketi ile ağızlığı. Bu eşyalar Kadıköy Kültür Merkezi'nde camekânlar içinde bir günlüğüne bekledi ve izleyenlere şairden esintiler getirdi.
Aralık ayının 13'ü, Behçet Necatigil'in ölümünün 10. yılı. Şairi anmak için bu yıl Şehir Tiyatroları, bir haftalık program hazırladı. Bir de Kadıköy Belediyesi Kültür Merkezi'nde kendi eşyalarının bir araya getirildiği kısa soluklu bir sergi açıldı. Bu yıl dokuzuncusu verilecek olan Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nün ise sahibi bulunamadı. Ödülü almaya değer şiir bulunamadığından...
Ölümünden on yıl sonra, her yıl verilen şiir ödülünde ve en önemlisi ardında bıraktığı eserlerde yaşayan Behçet Necatigil, 63 yıllık ömrüne 15 şiir kitabı sığdırdı. Ozanın şiiri için, Ataol Behramoğlu şunları söylüyor:
"Kırık kopuk bir söyleşisi var. Zihinsel atlamalar, şaşırtıcı uyaklar, halkın konuşma dilinden ve deyimlerden özümsenmiş söyleşiler, büyük kentin küçük insanının dünyası, bu insanın dünyasından özgün ve etkileyici görünümler, bu şiirlerin biçimi ve konulara ilişkin başlıca özellikleri ve özgünlükleridir." Behramoğlu, Necatigil şiiri üzerine bir not daha düşüyor: "Necatigil'in şiirine, genelinde baktığımızda sağlam, örgülü, kendini güç ele veren şiirler olarak tanımlayabiliriz." Şairin kendi dilinden ise şunlar dökülüyor: "... / Pencerede oturan kıza / Gözlerinde yorgunluğu / Biz bezginlik içinde / Gün bitmek bilmiyordu / ... / Pencerede oturan kız / Hep böyledir pazarları / Akşamları bekler / Eli alnına dayalı. "Boşluk"tan...

Kaynak : Hürriyet, Aralık 1989

Yukarı


1990

Necatigil Ödülü Kaplan'ın

Bu yılın Necatigil Şiir Ödülü, 'İnsan Bir Yalnızlıktır' adlı kitabıyla Sefa Kaplan'a verildi. Şair Behçet Necatigil'in adına ailesi tarafından kurulan ödülün Adalet Ağaoğlu, Rauf Mutluay, Fethi Naci, Tahsin Yücel, İlhan Berk, Yavuz ve Doğan Hızlan'dan oluşan seçici kurulu önceki gün yaptığı toplantı sonucunda 1990 Necatigil Şiir Ödülü'nün Kaplan'a verilmesini kararlaştırdı.
Bu yılın Necatigil Şiir Ödülü sahibi Sefa Kaplan, 1956 doğumlu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitiren Kaplan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nün son sınıfından ayrıldı. İlk şiir kitabı 'Sürgün Sevdaları' 1984 yılında yayımlanan Sefa Kaplan'ın 'İnsan Bir Yalnızlıktır' ikinci şiir kitabı. Kaplan'ın, şiir kitapları dışında, 'Terörün Soldurduğu Yıllar' adlı bir inceleme kitabı ve Nokta dergisine yazdığı yazılardan oluşan 'Tarih Tereddütten İbarettir' adlı bir kitabı var.
1980'den bu yana verilen Necatigil Şiir Ödülü'nü ilk kez 'İstanbul Kitabı' adlı yapıtıyla İlhan Berk almıştı. Ödül 1981'de 'Alacakaranlıktaki Ülke' ile Ahmet Erhan'a, 1982'de 'Kayayı Delen İncir' ile Turgut Uyar'a, 1983'te 'Nereye Uçar Gökyüzü' ile Refik Durbaş'a, 1984'te 'Dilsiz ve Çıplak' ile Oktay Rifat'a, 1985'te 'Ağustos Dehlizleri' ile Tuğrul Tanyol'a, 1986'da 'Dön Güvercin Dön' ile Cevat Çapan'a, 1987'de 'Yol Üstündeki Semender' ile Ahmet Oktay'a, 1988'de 'Güz Bitiği' ile Cemal Süreya'ya verilmişti. Geçen yıl ise ödüle değer kitap bulunmamıştı.

Kaynak: Cumhuriyet, 13 Aralık 1990

Yukarı

Kaplan: Necatigil alfabemdir benim

Refik Durbaş

İlk şiir kitabı "Sürgün Sevdaları" 1984 yılında çıkmış Sefa Kaplan'ın. İkinci şiir kitabı "İnsan Bir Yalnızlıktır" ile Kaplan, bu yıl Necatigil Şiir Ödülü'ne değer görüldü. Şiir dışında inceleme-araştırma kitapları da var Kaplan'ın.
-"Bir su sessizliğiyle ön cebime damlayan / bir tür cinnet mi öksüz-yoksa hikmet burcu mu" üzre mısra düşmüşsün "İntihar" başlıklı şiirinde diyerek konuşmaya başlıyoruz Kaplan'la. "Sen hangi burçtasın, hangi burcundansın şiirin?" Ve arkası gelsin sözün…
- Gurbet, hasret ve hikmet Necatigil burçlarıdır. Şöyle diyor Behçet Hoca: "…İnsan, daha önce kalmasa bile, sonunda yalnız kalıyor. Yalnız kalan nedir, bunu saptamalı!" Gönüllü gurbetlerini ve zorunlu hasretlerini ele-güne çıkartmaktan çekinen bizler, ne ölçüde yakın olabiliriz ki hikmet burcuna? Acı ve acıklı bir kesinleme olan "İnsan Bir Yalnızlıktır", belki de böyle bir hasreti barındırıyor bağrında. Bu burcun, burcu burcu yalnızlık koktuğunu en azından biliyoruz, az şey mi bu? Peki, ama hikmet'in kavramsal karşılığını kim ne kadar biliyor acaba? Dolayısıyla, cinnet'in tam da bu aşamada devreye girmesine şaşmak neden?
- Adına ödül aldığın Behçet Necatigil için neler söylemek istersin? Onun şiiri için…
- Ahmet Hamdi Tanpınar, "Bir şairin en büyük keşfi, kendi iç âlemine götürecek muharririni bulmaktır" diyor Huzur'un bir yerlerinde. Bu anlamda, Behçet Necatigil alfabemdir benim. Beni, bana gösteren aynam ve lambamdır. Hem şiirde, hem de gündelik hayatta çok şey borçluyum Necatigil'e. "Kimleri boşladım, borçlarım kimedir / Ödedim öderim." Ben henüz ödeyebildiğimi sanmıyorum, boşladıklarımı bilsem de…
- Günümüzde yazılan şiir, şöyle de denebilir: Günümüzü yazan şiir ne söylüyor sana?
- Günümüzde şiir üreten pek çok şairin, ana akarsularla bağlantısının nicedir kopuk olduğunu düşünüyorum. "Herkes kendine Tanpınar, herkes kendine Ataç" belirlemem de biraz buradan kaynaklanıyor. Yirmi-yirmi beş yıllık bir birikim, eş yumurta ikizleri gibi birbirine benzeyen şiirleri doğuruyor doğal olarak. Çeviri kokan bir dil ve tercüme duyarlıklar egemen bugün şiire. Oysa, öte yakada gürül gürül akan bir ırmak var. Boğuluruz diye mi korkuluyor acaba? Baki'yi, Nefi'yi, Nedim'i, Neşati'yi, Fuzuli'yi, Şeyh Galib'i geçtim; Yahya Kemal'de, Ahmet Haşim'de boğulmak az şey midir? "Yani ne mi diyorum çok kurak tarla / Çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları."
- En azından form ve söyleyiş olarak, geleneksel şiire yaslanan şiirlerin var. Nasıl bakıyorsun geleneğe?
- Gelenek, bir atardamar. Yeni ve kalıcı olabilmek için önce bu damardan beslenmek, sonra bu küller arasından çekip çıkartabildiklerimizle, tanığı olduğumuz çağın penceresinden bakmak gerekir, diye düşünüyorum. O atardamarda bizi bekleyen, bizi emekleyen çok şeyin olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Bize dayatılan yaşantı ve düşünme biçimleri, belki de ancak böyle kırılabilir, kırılabilirse. Şöyle de söylemek mümkün: "İçindeyim diretiyorum çağa / Size ne miyim ben / Siz bana nesiniz?"
- Dergilerde pek fazla görünmüyorsun, biraz da bunun nedenleri…
- Görünmemek iyidir, görmüyorlarsa sizi! Bir anlamda, aynalarla ilişkimizi andıran bir durum bu bence. Aynalarsa, nicedir sırsız olarak bile gösteriyor göstereceklerini. Dergiler de öyle! Şeyh Galib'in dedikleri, dediklerimdir: "Kimi terk ü nâm ü şâne kimi itibare düştü." İlk düşüşe eyvallah, ama ikinci düşüş, düş bile olduğunda sonu girdap. Biliyoruz anaforun en üstte görüneni nasıl dibe çektiğini. Yahut yine Necatigil: "Sağlığımda esirgenen sevgi / Ölümümde ölgün bir akşam üstü / Seslenirse çok geç / İstemem susturunuz."
- Ödüller, ödüllendiriyor mu şairi ya da şair mi ödüllendiriyor ödülleri? Ödüller üzerine neler söyleyebilirsin?
- Behçet Necatigil Şiir Ödülü, bence bir onurdur. Bu onurun, ödüle layık görülenlerden ziyade, Behçet Necatigil'den kaynaklandığını düşünüyorum kendi payıma. Hoca'nın söylediği yeterince anlamlı değil mi?: "Adıma aldırmayanlar / Zor alırlar bu yolu."
- Şimdi, şöyle bir baktığında gerilere…
- "Susanlara hiçbir şey sormayınız…"
Konuşmayı noktalıyor, artık sormuyorum ben de…

Kaynak: Cumhuriyet, 13 Aralık 1990

Yukarı


1991

Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nün bu yılki sahibi Turgay Kantürk:Şiir 'Ben söyledim oldu' değil

Ahu Antmen

Şair Behçet Necatigil'in anısına düzenlenen Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü bu yıl genç şair Turgay Kantürk 'İlk Gibi Son' adlı kitabıyla aldı. Cemal Reşit Rey Salonu'nda dün düzenlenen ödül töreninde ödülünü Necatigil'in eşi Huriye Necatigil'den alan Turgay Kantürk bugüne dek Türk Dili, Yeditepe, Gösteri, Varlık gibi birçok dergide şiirlerini yayımlamış. Kantürk ile çalıştığı Dormen Tiyatrosu'nda kulisteki odalardan birinde konuşuyoruz.
- Şiir serüveni nasıl başladı?
- 1981 yılında ilk şiirimi yayımladım. Daha sonra bu 10 yıl içinde çeşitli dergilerde aralıklarla yazdım, çünkü piyasanın içinde yer almak istemedim. Cağaloğlu Yokuşu psikolojisine girmek istemedim. Orada bir 'yer kapma' savaşı var ve o savaş beni çok tedirgin ediyor, çünkü ben şiirin kendi sorunlarıyla ilgilenen bir insanım. Bu yüzden Cağaloğlu'na pek girmedim ve hep dışarıdan şiir verdim.
- Bu 'geri çekiliş'in Cağaloğlu Yokuşu psikolojisi dışında nedenleri neydi?
- Bu bir anlamda kasıtlı bir geri çekilişti. 80'li yıllarda toplumsal hayatımızdaki sallantılar edebiyata, edebiyat değerlerine, ölçütlerine de yansıdı tabii ki doğal olarak. Benim yazmaya çalıştığım şiir de bu anlayışlarla çok fazla örtüşmüyordu. Onun için daha durulmuş, oturmuş bir zaman gerekliydi ve 80'li yılların içinde bir iki kez kitap önerisi almama rağmen şiirlerimi kitaplaştırmak istemedim. Nedeni de o günlerde yazılacak şiirle değerlendirilecek olması, okur tarafından da o anlayışla tüketilecek olmasıydı.
Sanıyorum bu bekleyiş verimli oldu. Bu ödül söz konusu olmasaydı bile kitabımın en azından sunuluşu açısından benim için önemli bir yayınevi tarafından (yalnızca şiir yayımlayan) temiz bir baskıyla çıktı kitap. O zamanlarda yayımlamış olsaydım sanırım 'gümbürtüye gidecekti' kitap...
- Ve beklemeyi seçtiniz... Bundan sonraki tavrınız ne olacak?
- Evet, beklemeyi seçtim ve sanırım iyi oldu bu bekleyiş. Uzun süre şiir yayımlamayı düşünmüyorum bu kitaptan sonra. En azından bir dört beş ay. Biraz düşünmek, kitabın karşılığını almak istiyorum. Kitaptaki şiirlerle yeni çıkacak şiirlerin kıyaslanmasını istemiyorum bir süre. Onun için yine bir bekleyiş içerisine gireceğim. Ama bu arada yeni bir kitap üstüne çalışıyorum. Bu, belki birkaç yıl sürecek, belki de tüm yazma serüvenim içinde devam edecek bir kitap. Adı 'Binbir Geceyarısı.' Bir anlamda benim Binbir Gece Masallarım.
- Sizinle aynı yaşlarda şiir yazmaya başlayan ve bugün kendi 'şiir serüvenlerini' yaşayan birçok insan var.Kendinizi çağdaşlarınızla kıyasladığınız oluyor mu? Sizce 90'lı yıllarda Türk şiiri nereye gidecek?
- Şimdi benim şöyle bir sorunum var: Kitabın gelişmesinde de ortaya çıkan bir sorun. Ben 80'li ve 90'lı yıllarda edebiyat anlayışı açısından kendimi çok yalnız hissediyorum. Birkaç dost ses dışında hemen hemen benim anlayışıma yakın şair yok gibi. Bu beğendiğim şair yok anlamına gelmiyor; estetik seçimlerim açısından yakınlaşabileceğim insanlar çok az. Onun için 80'li yıllarda bu böyleydi, 90'lı yıllarda da bu böyle sürecek sanıyorum.
- Peki bu yılların bir değerlendirmesini yapabilir misiniz?
- Bizim şiirimizde öyle bir şey var ki işçilik her zaman çok az. Şiir bizde hep bir şeyler adına kullanılagelmiştir. Toplumsal anlamda demiyorum yalnızca. Bireysel anlamda da şiir bizde çok kullanılıyor. Karşı çıkışlar, öfkeler, ruhsal sorunlar... Hep şiir bunlara araç ediliyor. Oysa benim sorunum şiirin kendi başına bir varlık olabilmesi, tabii sözünü ettiklerimizi de içerecek, çünkü biz toplumsal hayatın içinde yaşıyoruz. Bir düzende yaşıyoruz. Belli öfkelerle, belli karşı çıkışlarla yaşıyoruz, ama şiir yazma diye bir eylem söz konusu: Yazma eylemi de şair olma eylemi de şiiri gerçekten sözcüklerle var edebilen ve adına şiir denen, yazana şair denen şey.
Bizde alt alta bir şeyler yazan şairler var. Birtakım lafları alt alta getirip birtakım güzel lafları bir araya getiren insanlar yazdıklarını şiir zannediyorlar. Bu sadece onların suçu değil, bunu yüreklendiren insanlarda var piyasamızda. Şiiri kullanan şiire Türkiye'de çok prim veriliyor. 90'lı yıllarda şiir dünya edebiyatında da çok geriye gidiyor. Fakat geri dönüşlerde başladı.
Benim şiirime ilgi gösterilmesi bu geri dönüşü bir anlamda doğruluyor. Şiirin şiir olma görevini bir kez daha hatırlatıyor şairlere. Ben Turgay Kantürk'e verilmesinden çok bu ödülün şiire biçimsel anlamda değer veren insanlara verilmiş kabul ediyorum bu ödülü bir anlamda. Onun için benim bu yalnızlığım sürecek sanırım 90'lı yıllarda da. Çünkü dünya edebiyatında da bütün türler birbirine giriyor. Sinema ile müzik, tiyatro ile şiir birbirine giriyor, türlerarası bir ilişki yaşanıyor.
- Kendinize yakın bulduğunuz şairler olmalı...
- Kendime yakın bulduğum şairler var tabii ki. Türk edebiyatında şiir ağırlıklı bir yer dolduruyor. Ben de Türk diliyle üreten bir insan olduğum için Türk şiirini çok yakından takip eden bir insanım. Belki de takip ederdim demek daha doğru olur, bugün yazılan şiiri çok sık takip ettiğimi söyleyemeyeceğim. Çünkü okuduğum şeyler beni hep karanlık yerlere götürüyor. Hep umutsuzluğa düşüyorum, şiir konusunda özellikle. Yaratıcılığın günden güne yok olduğuna inanıyorum şiirimizde. Sadece kısır duygu çöküşlerinden oluşan birtakım şiirler var ortalıkta.
Tabii ki etkilendiğim, sevdiğim, kendime yakın bulduğum ya da yararlandığım birtakım şairler oldu. Örneğin Oktay Rifat benim çok değer verdiğim bir şair. Onun dışında eski şairlerimizden Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dranas gibi şairleri zaman zaman tekrar okuyorum. Sanırım genç kuşağın en önemli eksikliği bu şairleri atlamaları.
Ben de ilk şiir yazmaya başladığım zaman her şeyin kendimle başladığına inanırdım, yeni bir söz söylediğimi sanırdım, yazdığımın şiir olduğunu sanırdım. Ama geriye dönüp benden önce yazılana kesinlikle bakmak lazımdı. Bu da sıkı bir taramayı, bir anlamda çalışmayı gerektiriyordu. Şiir okuyarak, yazarak, çalışmakla olan bir şey. 'Ben söyledim oldu' değil. Sadece yaratılan değil. Biraz da yapılan bir şey şiir. Onun için sevdiğim şairleri hep başucumda tuttum.
Dünya edebiyatında da çok sevdiğim şairler oldu. Özellikle çağdaş Fransız şairlerini çok severim. Baudelaire, Rimbaud gibi şairleri sık sık dönerek okurum. Beat Generation çok aşırı bir uç olmasına karşın onları da değerlendirerek okurum. Oktay Rifat dışında Melih Cevdet Anday gibi Sabahattin Kudret Aksal gibi hatta giderek Enis Batur gibi genç sayılabilecek şairleri ısrarla takip ediyorum. Kendi dilimin başka dillerle çakıştığı noktaları bulmak zorundayım.
- Ya Behçet Necatigil?
- Türk şiirinin en önemli ustalarından, kuyumcularından biri. Onda beni en çok etkileyen, sözcüklerle yakın ilişkisi ve seslere verdiği önem. Sözcüklerin anlamlarının dışında seslerinin de kişiliklerinin de olduğunu düşünen bir şair. Şiirin öz sorunlarıyla devamlı uğraşmış bir şair. İnsan ve yaşadığı yer arasındaki ilişkileri sadece çözümlemiş, kavramaya çalışmış değil, bunu şiirsel anlamda da bir yapıya dönüştürmüş bir sair. O anlamda geleneksel değerlerle de hesaplaşmış bir şair. Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü almak benim için güzel ve bunun ötesinde anlamlı.

Kaynak: Cumhuriyet, 14 Aralık 1991

Yukarı

Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazanan Turgay Kantürk: 'Birçok usta bana yol gösterdi'

ŞAİR Behçet Necatigil'in anısına düzenlenen Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü bu yıl, ilk şiir kitabı "İlk Gibi Son"la Turgay Kantürk kazandı.
Turgay Kantürk'e ödülü bu akşam saat 18:00'de Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda düzenlenecek bir törenle Behçet Necatigil'in eşi Huriye Necatigil tarafından verilecek.
Turgay Kantürk'le şiiri ve Necatigil üzerine konuştuk.
-Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazandınız. Behçet Necatigil'le ilgili düşüncelerinizi öğrenmek isteriz."
- Behçet Necatigil'de beni en çok etkileyen yan, sanırım sözcüklerle olan yakın ilişkisi. Sözcüklerin sessel ve anlamsal değerlerini, kendi duyarlığıyla, tasarladığı bütünde, neredeyse hatasız bir yapıya dönüştürmesi. Kuyumculuğunun yanısıra ruh ve madde arasında gidip gelen, insan ve mekânı yazıyla olabildiğince yaşar kılan, o ince/kırılgan sesi şiirimizde ayrı bir kimliğin ipuçlarıdır. Ama dediğim gibi, beni en çok etkileyen, verimleri toptan okunduğunda yüreğimizde ve usumuzun bir yerlerinde dönüp duran o ince ses ve uzağa fırlattıkça dönüp bize gelen kimi unutulmaz dizeleridir.
-'İlk Gibi Son' ilk kitabınız. İlk kitabınızla Türk şiirinin bazı ustalarını çok iyi okuyup kişilikle özümsediğiniz anlaşılıyor. Şiire başlarken usta saydığınız, kendi poetikanızı kurarken yararlandığınız şairler var mı?"
- Evet, 'İlk Gibi Son' bir hayli gecikmiş bir ilk kitap. 1981'de ilk şiirlerimi yayınlamıştım. Aradan on yıl gibi uzun bir süre geçmesi gerekti bu kitap için. Kasıtlı bir geri çekilişle, çok az şiir yayınladım ve hiçbir topluluğa yakınlaşmamaya özen gösterdim. Ben şiirin kendi başına bir varlık olabilmesi sorunuyla ilgilenirim daha çok. 80'li yılların geçiş günlerinde, şiir de toplumsal hayatımıza koşut bir sallantının içindeydi. Benim yazdığım şiir, daha doğrusu, yazmaya çalıştığım şiir, durmuş oturmuş estetik seçimlerin şiiri olsun istiyordum. Bu yolda Türk şiirinin birçok ustası, bana yol gösterdi biliyorum. Bugün adı anımsanmayan birçok şairi yeniden, yeniden okudum. Yahya Kemal, Ahmet Muhip, Tanpınar, Ziya Osman döne döne okuduğum şairler oldu. Oktay Rifat, Melih Cevdet, Sabahattin Kudret gibi şairlerimizin yanısıra dünya şiir yelpazesini de her zaman başucumda tuttum. Özellikle Fransız şiirine gönül indirdiğim, açıkça görülecektir. Kendi poetikamı oluşturmaya gelince, şiirin her zaman için güzel ve gerçeğin olası bir birliği olduğu sanısındayım. Bugüne değin tüm verimlerimin böyle algılanmasını isterim. 'İlk Gibi Son'un bu anlamda bir ilk kitap olmadığını düşünüyorum.
-İlk yazmaya başlayışınızdan ödül alışınıza kadar, bu serüvenin belli duraklarını belirtirmisiniz?
- Dediğim gibi, 80'li yılların başından bu yana şiir yazıyorum. Bu on yıl içinde 'İlk Gibi Son'a girmeyen ve sonraki hiçbir kitabıma girmeyecek şiirler yazdım. Gazel, şarkı, sonnet gibi geleneksel biçim ve biçimlerde çalışmalarım oldu. Şiirlerimde durmuş oturmuş bir söyleyiş yakalayabildiysem, bunda yaptığım çalışmaların büyük payı olduğunu söyleyebilirim. Genç şairlerin pek yanaşmadığı duyarlılıklara yakınlaşmam ve eski şiirin rüzgârıyla savrulmam da bundandır.
Sanırım bundan sonraki verimlerim daha çağcıl yönsemeleri içermekle birlikte, yine o sevdiğim (biraz da eskimişlikle suçlanan) iklimin rüzgârlarına açık olacak.
Şimdilerde üzerinde çalıştığım, sanırım ikinci kitabım olacak, "Binbir Geceyarısı" collage tekniğini, post-modernist eğilimleri ve metinler arası ilişkileri içinde barındıran şenlikli bir yolculuk. Bundan sonra daha hangi gizli kapıları çalacağımı ise zaman gösterecek.

Kaynak: Hürriyet, 13 Aralık 1991

Yukarı


1992

Necatigil Ödülü Bayrıl'ın

Behçet Necatigil anısına düzenlenen şiir ödülünün bul yıl onüçüncüsü verildi. Rauf Mutluay, Adalet Ağaoğlu, Tahsin Yücel, Fethi Naci, Doğan Hızlan ve Hilmi Yavuz'dan oluşan seçiciler kurulu, Vural Bahadır Bayrıl'ın "Melek Geçti" adlı kitabını ödüle değer buldu. Bayrıl'a ödülü 15 Aralık'ta saat 18:00'de Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda düzenlenecek bir törenle verilecek.

Kaynak: Hürriyet, 10 Aralık 1992

Yukarı

DAYANAK NOKTAM NECATİGİL

İhsan Yılmaz

Bu yıl onüçüncüsü verilen "Behçet Necatigil Şiir Ödülü"nü, Türk şiirinin genç adlarından Vural Bahadır Bayrıl kazandı. Ödülü kazanan "Melek Geçti", Bayrıl'ın ilk şiir kitabı. Şairle, kazandığı ödül, şiirini oluştururken etkilendiği kaynaklar ve kendi kuşağı üzerine konuştuk.
- Ödülünü kazandığınız Behçet Necatigil'in sizin şiirlerinizdeki yeri nedir?
- Behçet Necatigil'in şiiri, Türk şiirinin yüzlerce yıllık o büyük geleneğinin, hayranlık verici serüveninin günümüzdeki izdüşümü… Benim oluşturmaya çalıştığım şiirin de geleneksel olana eklemlenme, gelenekten yararlanmanın imkânlarının araştırılması gibi bir problematiği var. Necatigil şiirinin, benim şiirimin estetik değerlerinin oluşumunda önemli dayanak noktalardan biri olduğunu söyleyebilirim.
- Sizin kuşağınızın ortak ve ayrı yanları? Bunu gerek şiir kuramı, gerek etkilenme kaynakları açısından açıklar mısınız?
- Bu çok geniş bir konu. Önce bir kuşak oluşturduk mu, onu bilemiyorum. Ama aynı zaman dilimi içinde yazan, belli bir yaş grubunu içeren bir şairler toplamının varlığından söz edebiliriz bugün. Bu toplamın ortak noktasını, "farklı şiirsellerin bir arada ve aynı zamanlarda üretilmesine duyulan hoşgörü" olarak görüyorum ben. Daha önemli olan bu dönemde yazanların bu "kuşağın", ayrıldıkları noktalar. Çünkü geleceğe dair ipuçları orada yatıyor. Ayırıcı noktalarını kısaca belirtebilirim; bireysel olmaya önem veren, "benzemezliğin" izini süren, dil üzerinde yoğunlaşan, gelenekten yararlanmanın yollarını araştıran, Türkçe'nin imkânlarını yoklayan/zorlayan, Türkçe'ye has tınıların peşinde olan, şiir işçiliğine özen gösteren, özgün ve kişisel bir imaj sistemi kurmaya çalışan…
- Alıntılar bir yandan şiirinizin kaynak zenginliğini, bir yandan da şaşırtıcı çeşitliliği getiriyor…
- Bu ikisi birbiriyle çelişen şeyler değil. Her ikisi de doğru. Evet, şiirimin kaynakları zengin. Çünkü muhteşem bir şiir geleneğinin bugüne uzanmış bir parçasıyım ben. Böyle bir mirasa sahip kaç şanslı dil, şair vardır yeryüzünde? Şiirimin çeşitliliğine gelince…"Melek Geçti" bir ilk kitap. Bu şu açıdan önemli; çünkü orada ben bir çeşit "poetik omurga" kurmaya çalıştım.
- Şiirinizin oluşmasında anılması gereken adlar…
- Yunus'tan bu yana Türk şiirinin bütün büyük ustaları, benim ustalarımdır. Bir "ruh akrabalığı" kurduğum şairleri karışık bir biçimde sıralayabilirim; Yunus, Mevlana, Baki, Necati, Eşrefoğlu Rumi, Karacaoğlan, Şeyh Galip, Cenab Şehabettin, Yahya Kemal, Haşim, Dağlarca, Dranas, Oktay Rifat, Tanpınar, Sezai Karakoç, İlhan Berk, Baudelaire, Rilke, tabii ki Necatigil ve hepsinden de özel Hilmi Yavuz.

Kaynak: Hürriyet, 11 Aralık 1992

Yukarı


1994

Necatigil 1993 Salâh Birsel'in

Selahattin Özpalabıyıklar

Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü bu yıl Salâh Birsel aldı. Salâh Birsel bu ödüle Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Varduman adlı kitabıyla layık görüldü.
Varduman, Salâh Birsel'in son şiirlerini ve 1986'da yayımlanan Bütün Şiirleri'ne girmemiş olan eski şiirlerini içeriyor. Kitaptaki eski şiirler arasında, Birsel'in 1939'da, henüz yirmi yaşındayken hazırladığı, ama aynı yılın 1 Eylül'ünde II. Dünya Savaşı'nın patlaması üzerine – Hulki Aktunç'un kitap-lık'ın Kasım 1993 tarihli üçüncü sayısında çıkan "Varduman Üzerine Monolog" yazısında söylediğine göre "bile isteye" - unuttuğu "Orijinal Adam Kendini Yedi" başlıklı "ilk kitap" hazırlığı bulunuyor.
Behçet Necatigil Şiir Ödülü, bu yıla kadar, şairin ölüm yıldönümü olan 13 Aralık günü açıklanıyordu. Bu yıl ise bir değişiklik yapılarak doğum yıldönümü olan 16 Nisan'a alındı.
Ödül, 17 Nisan günü Yapı Kredi Sermer Çifter Kütüphanesi'nde yapılan bir törenle verildi. Jüri başkanı Hilmi Yavuz'un konuşmasıyla açılan törende konuşan jüri üyesi eleştirmen Rauf Mutluay, yıllarca önce Milliyet gazetesi için hazırladığı –ancak dönemin bazı özel koşulları nedeniyle yayımlanamayan- antolojide hacim sınırlaması yüzünden yer veremediğini, Necatigil'in bu çalışmasını değerlendirirken "Antolojin çok iyi. İyi hazırlamışsın. Ama bir eksiği var: Salâh Birsel'i de almalıydın," dediğini söyledi. Daha sonra, Salâh Birsel'in şimdiye kadar "deneme" dalında ödül aldığını, ancak şiirinin hiç ödüllendirilmediğini belirterek, Necatigil ödülünün ona verilmesiyle bu eksikliğin de giderilmiş olduğuna dikkat çekti.
Salâh Birsel, ödülünü Necatigil'in eşi Huriye Necatigil'den aldıktan sonra yaptığı konuşmada, Türkiye'de deneme yazarı olarak Nurullah Ataç'tan da eski, dolayısıyla "ilk" olduğunu belirtti ve şiirine verilen bu ilk ödülün şair dostu Necatigil adına konulmuş bir ödül olmasından duyduğu mutluluk ve onuru dile getirdi (Salâh Birsel, daha önce Keçi Çobanı ve Kuzu Çobanı denemesiyle 1970 TRT, Şiir ve Cinayet kitabıyla 1976 Türk Dil Kurumu, Paf ile Puf kitabıyla 1982 Türkiye İş Bankası, Yaşlılık Günlüğü ile de 1986 Sedat Simavi Vakfı ödüllerini kazanmıştı).

Kaynak: Kitap-lık, Mayıs 1994

Yukarı

57 yıl sonra gelen ödül

Necatigil Şiir Ödülü bu yıl, yarım asırlık bir şiir serüvenine verildi. Şair ve denemeci Salah Birsel'in hiç yayınlamadığı ilk şiirleri ile yeni şiirlerini bir araya getirdiği "Varduman" ödüle değer görüldü. Kitapta yer alan şiirlerin en eskisi 1936, en yenisi ise 1992 tarihini taşıyor. Rauf Mutluay, Adalet Ağaoğlu, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Tahsin Yücel, Cevat Çapan ve Fethi Naci'nin seçici kurulunu oluşturduğu Necatigil Şiir Ödülü, 1980 yılından bu yana veriliyor. Ödülünü 16 Nisan'da alan Salah Birsel'le ödül ve şiiri üzerine konuştuk.
- Behçet Necatigil Ödülü'nü nasıl karşıladınız?
- Her şeyden önce çok memnun oldum. Behçet, benim en sevgili dostlarımdan biriydi, şiirlerini de severim. 1940 kuşağının en iyilerindendir. Ben şimdiye kadar üç kere deneme ödülü aldım. Bir kere de günlüğüm ile Sedat Simavi Ödülü'nü aldım. Bu Türkiye'de bir günlüğe verilen ilk ödüldü. Şimdiye kadar hiç şiir ödülü almamıştım. İlk kez bir şiir ödülü alıyorum ve bunun da Behçet Necatigil Şiir Ödülü olmasından çok memnunum.
- Ödül alan Varduman'da, 1940'larda yazdığınız şiirler ile son yıllarda yazdığınız şiirleri bir araya getirmişsiniz. Bunun özel bir nedeni var mı?
- Ben 15 yaşında şiir yazmaya başlamıştım ve 52 yaşıma kadar da hep yazdım. 1937 ile 1939 yılları arasında yazdığım şiirleri "Orijinal Adam Kendini Yedi" adıyla bir kitap haline getirmeyi düşündüm. Şiirlerimi toplayıp İstanbul'a geldim ve kitabı bastırmak için bir matbaacıyla 50 liraya anlaştım. O sırada 1939 Eylül'ünde İkinci Dünya Savaşı patladı ve niyetim de suya düştü. 1940 ile 1947 arasında yazdığım şiirleri "Dünya İşleri", 1947 ile 1955 arasındakileri "Hacivat'ın Karısı", 60-61 şiirlerini "Ases", "Kikirikname" , daha sonrakileri de "Haydar Haydar" adlı kitaplarımda topladım. O yıllarda çalışmalarım şiir ağırlıklıydı. Arada "Şiirin İlkeleri"ni yazdım. O da Türkçe'de yazılmış bir poetikadır. 49'da günlük yazmaya ve yayınlamaya başladım. 55'te Yeditepe'de ilk günlüğüm yayınlandı. 57'de bir romanım "Dört Köşeli Bir Üçgen" yayınlandı. O da Türkçe'de ilk düşünce romanıdır. 69 yılında "Kendimle Konuşmalar" adında küçük bir deneme kitabı yayınladım. 72'ye geldiğim zaman daha uzun denemeler yazmaya başladım. Bu arada şiiri azalttım, fakat günlüklerde şiirlerim çıkıyordu. Yirmi yirmibeş şiirim olmuştu. Onları ve "Orijinal Adam Kendini Yedi" adlı yayınlayamadığım kitaptaki şiirleri alarak "Varduman"ı oluşturdum.
- İlk şiirleriniz ve son şiirleriniz aynı kitapta biraraya geldi. Şiirinizde zaman içinde beliren, göze çarpan bir değişiklik var mı?
- Ben ilk zamanlarda sıfatları, mecazları falan şiirimden defetmiştim. Yalın bir şiir yazardım. Gülmeceye, yaşama sevincine yer veriyordum şiirimde ve yergiler yazıyordum. Mesela "Kikirikname" benim en çok sevdiğim yergilerimden biridir. İnsanda neşe ve sevinç uyandırsın diye şiirler yazıyordum.
- Uzun süredir şiir yazmayı azaltmıştınız. Bu ödülden sonra şiire ağırlık vermeyi düşünüyor musunuz?
- "Varduman"dan sonra bir hayli şiir yazdım. Şimdi bir kitap tutacak kadar şiirim var. Adını da koydum; "İnce Donanma". Kitabın içine girecek 24 şiir var. Yeni şiirler yazmayı da düşünüyorum. Çünkü artık deneme türünü bitirdim. Bu yılın sonunda günlükleri de bitiriceğim. Yalnız şiir yazmaya vereceğim kendimi.

Kaynak: Hürriyet, 23 Nisan 1994

Yukarı


1995

Necatigil Şiir Ödülü açıklandı

Şair Behçet Necatigil'in anısına düzenlenen Şiir Ödülü'nü, Osman Hakan A. "Gül Odası" adlı şiir kitabıyla kazandı. Fethi Naci başkanlığında, Adalet Ağaoğlu, Tahsin Yücel, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Cevat Çapan ve Rauf Mutluay'dan oluşan jürinin değerlendirmesi sonucu ödüle değer görülen Osman Hakan A., ödülünü 17 Nisan Pazartesi günü saat 18.30'da Yapı Kredi Sermet Çifter Kütüphanesi'nde yapılacak törenle alacak.

Kaynak: Milliyet, 11 Nisan 1995

Yukarı

1995 Behçet Necatigil Şiir Ödülü Osman Hakan A.'nın: "Okur 'Ben'imle buluşabilir"

Vural Bahadır Bayrıl

- Sevgili Hakan öncelikle jüriyi kutluyorum. Çok isabetli bir kararla bu yıl Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü "Gül Odası" kitabına verdiler. "Ödüllü" olmak nasıl oluyormuş?
- "Ödüllü" olmak nasıl oluyormuş?", bu soru bir kinâye-i vâzıha. Sanki bir uçurumun kenarında ya da bir kuyunun dibinde yeniden buluşmuşuz gibi sevindiğini; hatta avuçlarını birbirine sürterek, 'Kıs kıs' güldüğünü görüyorum.
Aslında haklısın, bu tam da öyle bir duruma benziyor. Bugün, ödüllü olmayı, daha doğrusu "Necatigil Ödüllü" olmayı çok daha iyi anlıyorum. Meğerse jüri, en az ödüllü olmak kadar zor bir işi yapıp; beni karanlık bir uçurumun kenarına kadar getirip bırakmış. Benimse, şiirin balmumundan kanatlarını, 'ateşten bir gömlek' gibi giyip, güneşe doğru uçup gitmekten başka bir çarem yok. Galiba, senin de, benim de, önümüzdeki tek yol, bu 'Uçmak' işi.
Necatigil'in "Bazen bir şair, tek şiirle bir başka şairin yüzlerce şiirini yok eder" deyişini anımsa; ne kadar ürkütücüdür. Ve "Gül Odası"ndaki şu dizeler:"Doymaz ki,..Zaman'ın Silgisi,..dağlar,../ kâğıtta gezen bütün harfleri/ çoktan ölmüş,..".
Bazen de şöyle düşünerek rahatlıyorum: Aslında yaşamayan insanların ve Zaman'ın birlikte oluşturduğu bir jüri ve bambaşka bir ödül var; bu tek ve gerçek ödül, şimdiye kadar hiç kimseye verilmedi; ve şanslar herkes için eşit. İşte böyle düşündüğümde, bütün ödüller, hatta "Necatigil Ödülü" bile silinip gidiveriyor; ve ben alabildiğine rahatlıyorum.
- Gül Odası, başta Farabî'den alıntıladığım fragmanda da işaret edildiği gibi bir "iç çekilişin" kitabı…. Şairin 'olduğu gibi olan' dünyadan, şiire ve öteki şairlerin 'olmadığı gibi kurulan' dünyasına doğru çıktığı bir tür gezinti ya da daha doğrusu bir 'iltica'… Sence, Şair'in elinden iltica etmekten başka ne gelebilir bu zamanda?
- Sevgili Baha, "Gül Odası" elbette bir içe çekilişin kitabı ama doğrusu, bu içe çekilişin, "Kültürel bir içe çekiliş" olduğunu da hemen belirtmeliyim.
Kullandığım bu "Kültür" kelimesinin, kişilere göre değişen farklı anlamları olacaktır. Ancak konumuz şiir; ve, şiirin herhangi bir "Kültür" olmadığını, burada bir kere daha söylememiz gerekiyor. Tabii bu "Kültür", bir ferdin, bir sınıfın ya da herhangi bir topluluğun kültüründen oldukça farklı, bir anlamda kültürler üstü bir şeydir.
Aslında ben, farklı yer ve zamanlarda yaşamış 'Lider'lerden oluşan, çok özel bir ailenin kültüründen söz etmeye çalışıyorum. İstersen bu liderlerden oluşan gruba bir 'Şiir Ailesi' diyelim. Hem bu şekilde, yalnızca şiire ait bir kültürün, bir hayat tarzının da yeşerdiği özel bir "Kültür" ortamından da söz etmiş oluruz.
Öyleyse, şiir, koskocama bir 'Adalar' ülkesidir. Genç şair, liderlerden oluşan bu Şiir Ailesi'nin parçalanması sonucu dışarıda kalmış bir üye olarak görmelidir kendini. Senin de belirttiğin gibi, şairin "Olduğu gibi olan" dünyadan, "Şiire ve öteki şairlerin 'Olmadığı gibi kurulan' dünyasına" kaçıp sığınması ve orada barınmasından başka bir yolu yoktur. Yani bu 'İltica', gerçek bir şair olabilmenin gerekli ve tek şartı gibidir.
- Her şairin kendine ait bir 'Gül Odası' vardır konukları zamanla değişse de. Senin bu "Gül Odası"ndaki konukların kimler?
- Az öce bir 'Şiir Ailesi' lafı ettik; ama bu ailenin bütün fertlerini birbirine bağlayan çok özel bir bağın var olduğundan söz etmedik. Bu, daha önce yaşamış, halen yaşayan; ve yarın yaşayacak ve hatta uzak bir gelecekte doğacak olanların bile varlığını sağlayan bir "Ruh Akrabalığı" bağıdır. Geçmişe duyulan bir tür 'Dinsel' saygı ve geleceğe karşı çok ciddi bir sorumluluğu içerir.
Necatigil, "Ben, diyen şairleri seviyorum." Derken; aslında, 'Ben'in bugün olduğunu işaret eder gibidir. Yani bir anlamda 'Ben' diyen şair, şiirin bugünüdür. Zaten "Gül Odası" da, "Ben, Biz ve O" diye bölümlenmez mi?
Barthes, "bir yazarın yazıları Tarih'in ve geleneğin baskısı altında belirlenir; bir yazı tarihi vardır." diye değiştirir; ve burada geçen 'Yazı' sözcüğünü de, 'Söz' anlamında kullanırsak, çok yanlış bir şey yapmış olmayız.
İşte "Gül Odası" , bir anlamda bu çok özel bağ nedeniyle yazılmış bir kitap; doğal olarak konukları da yakın ve uzak akrabalardan oluşuyor. Kimler mi: Farabi, H.Z. Uşaklıgil, Ö.B. Uşaklı, Zeliha Eylül, A.H. Tanpınar, H. Yavuz, Şeyh Galib, Fuzulî, Rilke, Nedim, Hz. Musa, Memduh Vasıfgil, Borges, İbn Zerhani veya O. Pamuk, B. Necatigil, A.M. Dıranas, A.H. Çelebi, Y. Kemal ve A. Haşim. Tabii bu saydığım isimler, "Gül Odası"nın 'Görünen' konuklarıdır; bir de 'Görünmeyen' konukları var; ama onların hepsinin ismini burada veremiyorum, bu isimleri bulup çıkarmayı dikkatli okurlara bırakıyorum.
- Senin şiirinde başından beri başat olan bir yan var: yapı…Tanıdığım, bildiğim genç şairler arasında 'yapı' meselesine bu kadar önem veren başka birini hatırlamıyorum. Neden bu "yapı"daki ısrar? (Buradaki yapı kavramını "strüktür" anlamında kullanıyorum.)
- Senin de iyi bildiğin gibi, içinde yaşadığımız yüzyıl dilbiliminin temel kavramı, şu sözünü ettiğim "Yapı" kavramıdır. Ve bu kavram daha pek çok bilim dalının esin kaynağını oluşturur; ve onların içinde çok önemli bir yerde durur.
Aslında 'Yapı'dan bahsettiğimizde, 'Bir Bütün'den bahsederiz. Bir bütünü oluşturan çeşitli öğelerden, bu öğelerin kendi aralarında kurdukları çeşitli ilişkilerden ve işlevlerden; kısacası, bir düzenden ve bir anlamda dizimsel bir 'Düzen'den söz ederiz.
Şiir, Dil'in temel gereci olan sözcükleri kullanır. Dil'in kendisiyse, zaten bir 'Yapı'dır. Saussure, " 'Sözcük' yerine 'Öğe'yi kullanınca, dizge kavramı gelir gözümün önüne" der. Bu yüzden bir şiir kitabı her şeyden önce bir 'Yapı'dır; Saussure'ü izleyerek söylersem 'Dizge'dir.
İşte bu Dizge/Yapı'yı oluşturan çeşitli karşıtlıklar ve çeşitli öğelerin kendi aralarında kurduğu ilişkiler vardır. Öğeler: İmge; Söyleyiş Anlatım; göstergelerin seçimi, bağdaştırılması ve onlardan çeşitli anlamlarda yararlanmak; çeşitli göndergesel anlamlar; yan anlamlar; ses öğelerinden yararlanmak; ölçü; ritm; noktalama imleri; biçim ve daha pek çok şeyden oluşur.
Ben aslında 'Yapı'ya ilişkin bir ısrarın peşinde değilim; yalnızca 'Şiir' yazmakta ısrarlıyım o kadar; ve bunun bir 'Yapı' kurmaktan başka bir yolunun olduğunu da sanmıyorum. Şairin işi, birçok parçayı yeni bir şekilde bir araya getirmektir. Kısaca bir "Estetik Kod" yaratmaktır. Bu ise yalnızca kendine ait bir Yapı'yı kurmakla mümkündür.
- İmla ile ne alıp veremediğin var? Kendine ait bazı imler kullanıyorsun şiirlerinde. Bunlar, senin şiirinin semantik yapılanmasında ne gibi işlev görüyorlar?
- Roland Barthes, bazı önemli bilgileri ayraç içinde verir; bu ona ait özel bir anlatım tekniğidir. Benimse, aslında, imla ile bir alıp veremediğim yok; özellikle kendime ait imlerim olsun diye de yaptığım bir şey değil bu. Bir ressamın, bir heykeltıraşın, hangi teknik ve malzemeyi kullandığını sorgulayabiliyor muyuz? "Şunu kullan, bunu kullanma!" diyebiliyor muyuz? Önemli olan, sonuçta ortaya çıkan 'Ürün'ün kendisi değil midir?
Peki benim şiirimdeki bu 'İmla' meselesi nedir? Önce 'İmla'ya, şiirimde dizenin nabzını düzenleyen bir tür 'Sempatik' ve 'Parasempatik' sistemler gibi baktığımı söylemeliyim. "Dizenin disiplinini sağlayan ritm"le ilgili bir durumdur bu.
Aslında ben Dize'yi, çeşitli öğelerin oluşturduğu bir 'Birleşim' olarak görürüm. Her öğe, kendisi gibi, aynı uzamda yer alan diğer öğeyi önceleyen ve sonralayan diğer öğelerle kurduğu ilişkilere göre 'Değer'ini bulur; ve yer aldığı Dize'ye bağlanır. Yine bu öğelerin oluşturduğu çağrışım alanlarından, çeşitli bağıntıların oluşturduğu ses ve anlam öbeklerinden söz edilebilir. Yani bir anlamda, bu öğeler ya da öbekler kendi aralarında sınıflandırılabilirler. Böyle bir çalışma yapıldığında, 'İmla'nın benim şiirimin 'Semantik' yapılanmasındaki işlevi daha açık bir şekilde görülebilir.
Zaman zaman dizeleri kırıp öğeleri parçalayarak, sözcükleri ve seslemleri birbirinden uzaklaştırmamı sözcükler arasında boşluklar bırakmamı bir dizeyi başka bir dizeye yakınlaştırabilmemi; öğelere 'özel' bir çekim alanı sağlayabilmemi; kısacası, anlamı 'Okuma'ya bağlayabilmemi sağlayan bir etkinliği, bir anlamda 'İmla'ya borçluyum diyebilirim.
Ayrıca 'İmla'nın dize içerisinde oluşturduğu boşluklar, bazen aynı şiir içindeki başka öğelerle veya başka şiirlerdeki başka başka öğelerle, okurun kendi istediği bir şekilde doldurulabilirler. Yani bağımsız olarak her 'Öğe', Okur'un zihninde kendine ait 'Çağrışımsal Alanlar' oluşturabilsin diye bırakılmış boşluklardır bunlar.
- Necatigil, "Şiir geçmişe atıflarla ilerler" diyordu. Gül Odası, Necatigil'in bu önermesi ışığında kurulmuş gibi görünüyor. Yoğun ve zincirleme bir atıflar yumağı Gül Odası… Hani, okura bu yumağı çözmesinde yardımcı olacak bazı ipuçları versen diyorum…
- Necatigil'in "Şiir geçmişe atıflarla ilerler" sözü üzerinde biraz durmalıyız. Ben bu sözü, hep metinler arası bir ilişki gibi algılamak isterim. Bu yüzden, her şiirsel metin, yalnızca şimdiki zamanda değil, geçmiş ve gelecek herhangi bir zaman diliminde de aynı tazelik ve güzelliği üzerinde taşır diye düşünürüm.
Başka bir anlamda, benim şiirlerimden onların şiirlerine ya da tam tersi onların şiirlerinden benim şiirlerime yapılan göndermeler (Atıflar) vardır; ve şiir için bu, son derece gerekli ve doğaldır.
Herhalde 'Okur'dan söz etmemizin vakti geldi artık. Henüz bana ait bir okurun olup olmadığını bilmiyorum. Benim için oldukça sıkıcı bir durum bu. "Gül Odası" denen yumağı açmak için, hangi ipucunu, nasıl verebilirim bilemiyorum? Bir kere sıradan okuru sevmiyoruz. Onlara niçin kendilerini ilgilendirmeyen ipuclarını vereyim? Bu yersiz bir gevezelik olmaz mı?
Gerçek okur içinse, "Görünmeyen söz sandığının 'görünen' anahtarları"nı ve bazı 'Anahtar Sözcükler'i, görülebilecek yerlere bıraktım, "Gül Odası"ndan, onları birer birer toplayıp, asıl ipuçlarını öğrenmek için 'Ben'imle buluşabilirler. Bence bu çok daha keyifli ve güzel.
- Barthes'dan yola çıkarak 'yazılan' bir şiirin olduğunu söylemek mümkün. Bu bağlamda 'Yazı', şiirin neresinde duru sence?
- 'Yazılan' (Belki de 'Yapılan') bir şiirin olduğunu söylemek elbette mümkün. Ama önce, şiire ait 'Yazı'nın ne olduğunu ve diğer yazı türlerinden gösterdiği farklılıkları konuşmak zorundayız.
Barthes, 'Yazı'yı, Dil ile Biçem arasındaki bilimsel bir gerçek olarak tanımlar. 'Dil'se "… sözün içinden geçen bir doğa gibidir." "Günümüzde bütün yazın bir dil sorunsalıdır" der. Ve bu noktada, yazını bir 'Nesne' olarak benimser. Böylece her 'yazı' yazan, "…yolunun üstünde bulduğu şu nesne-biçim karşısında bir evcilleştirme çabasına girer". Biçim bir "Nesne" gibi asılı durur gözlerinin önünde…
Öncelikle, Barthes'ı izleyerek 'Yazı'nın bir 'Dil' sorunsalı olduğunu; ve Dil'in bir 'Nesne' gibi benimsenmesi gerektiğini belirtmeliyim. Çünkü Yazı'da, Dil'in göstergeler dizgesini kullanır; tıpkı şiir gibi. Kelimeleri "Nesne-Sözcükler" gibi görünmelidir günümüze. Giderek şiirler ve bir şiir kitabının kendisi, bir tablo veya bir heykeli andıran plastik bir sanat eseri gibi durmalıdır karşımızda.
Böyle baktığımızda 'Yazı' parçalanmıştır; şiire ait bir Yazı'dan söz etmek, diğer yazıların tümünden ve herhangi bir yazıdan söz etmekten farklı bir şeydir artık. 'Yazı' dille şairin arasında bir bölgede istiridyenin içine düşen bir çiğ tanesi gibidir; 'Yazı' şiirin içinde bir yerde durur, ve zamanla olgunlaşıp, ağır ve iri güller gibi görünürler gözümüze.
- Her iyi şiir belli bir 'poetik omurga' etrafında biçimlenir. Senin şiirinin 'poetik omurgası' üzerine neler söylemek istersin?
- 92 Necatigil Ödülü'nü alman dolayısıyla, seninle Cumhuriyet Kitap Eki'nde yapmış olduğumuz söyleşide; ilk defa bu "Poetik Omurga" lafını edip, konuşmuştuk. O söyleşide şöyle demiştin: "Gerek belirtilme düzleminde, gerekse derin yapıda, tek tek şiirlerin anlamsal ve stilistlik boyutlarını aşan ve sonuçta onları büyük bir bütünün parçaları haline getiren bir örgü, bir ağ, bir terkip kurmak zorundasınız. İşte bu ağ/örgü/yapı ancak bir "Poetik Omurga" niteliğindedir.
Şiir bilgisi; algılama, yorumlama ve değerlendirme farklılığı bir şiir kurabilme yeteneği ve bilinçlilik durumu; dile hakim olmak; standart dilden kopmak; bir yapı kurabilme hüneri vb. şeylere, özel olarak eklemek istediğim tek bir şey var: "Dilbilim ve Çağdaş Dilbilim Kuramları"yla ilişkiler kurmak. Bütün bunlar benim şiiriminde "Poetik Omurga"sını oluşturur.

Kaynak: Cumhuriyet Kitap, sayı 278

Yukarı


1996

Necatigil Şiir Ödülü Cengiz'in

Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazanan Metin Cengiz, ödülünü bu akşam Yapı Kredi Sermer Çifter Kütüphanesi'nde düzenlenen bir törenle alacak. Tören, saat 18.30'da başlıyor.

Adalet Ağaoğlu, Füsun Akatlı, Cevat Çapan, Doğan Hızlan, Fethi Naci, Tahsin Yücel ve Hilmi Yavuz'dan oluşan seçici kurul, Cengiz'in "Şarkılar Kitabı" adlı şiir kitabını ödüle değer buldu.

Çeşitli dergi ve yayınevlerinde redaktör ve editör olarak çalışan Cengiz'in ilk şiirleri Broy, Düşün, Yazko Edebiyat, Varlık, Adam Sanat, Hürriyet Gösteri dergilerinde yayınlandı. Pablo Neruda, Eugene Guillevic, Jacques Prevert, Jules Laforgue'un şiirlerini dilimize kazandıran Cengiz, şiir üzerine yazıları Şiirin Gücü adıyla kitaplaştırdı. Sanatçının, Bir Tufan Sonrası, Büyük Sevişme, Zehirinde Açan Zambak, İpek'A ve Şarkılar Kitabı adlı şiir kitapları bulunuyor.


Kaynak: Hürriyet, 17 Nisan 1996

Yukarı


1997

Necatigil Şiir Ödülü Ergülen'in

Şair Behçet Necatigil anısına geleneksel olarak düzenlenen Necatigil Şiir Ödülü'nü bu yıl Haydar Ergülen kazandı. Adalet Ağaoğlu, Füsun Akatlı, Cevat Çapan, Doğan Hızlan, Fethi Naci, Hilmi Yavuz ve Tahsin Yücel'den oluşan seçiciler kurulu, bu yılki ödülün "40 Şiir ve Bir" adlı yapıtıyla Ergülen'e verilmesini kararlaştırdı. Ergülen'e ödülü, 1979'da yitirdiğimiz Necatigil'in doğum günü olan 16 nisan çarşamba günü, Yapı Kredi Sermer Çifter Kütüphanesi'nde düzenlenecek törenle verilecek.

Kaynak: Cumhuriyet, 15 Nisan 1997

Yukarı

Hevesler ve hüzünlerle...

Necatigil ŞİİR Ödülü'nü bu yıl "40 Şiir Ve Bir..." adlı kitabıyla kazanan Haydar Ergülen, 'hayat, bazı uzaklıklardan hiç mektup gelmeyeceğini iyi anlatır' diyor

Enver Ercan

- 40 sayısını yaşınla ilişkilendirdim hemen. Gerçi, "40 ve bir" değil, düpedüz 41 yaşındaydın. Ve 40'ta çakılı kalıp yaşamını '40 ve iki', '40 ve üç' diye sürdüreceğine ihtimal vermiyorum. Sonra düşündüm, 'Bir'in yanındaki üç nokta acaba 'aşk'ı mı simgeliyor diye. Ama bu kez, kitabın ikinci bölümünün adı 'Ve Bir Dize'ye haksızlık etmiş olabilirdim.
- Çoğu kez, çoğumuz, kelimeleri söyleyip, yazıp geçiyoruz, üzerinde fazla düşünmeden. Dinleyen ya da okuyan üzülüyor üzülmesine de ondan da önce üzülen, kırılan bir 'ruh' var: Kelimenin ruhu. Geçenlerde bir yakınımla bir ilgiden söz ederken: "Merak heves ne yaşarsan say!" deyiverdi. O anda hevesin 'çıt' ettiğini duydum, belli ki böyle kullanılmış olmaktan kırılmıştı. 'Biricik' olduğunu düşündüğüm 'heves' öylesine gelişigüzel, öylesine çaresiz bir biçimde dile düşmüştü ki doğrusu o kırılmasa ben kırılırdım! 40 şiir, 140 şiir ve fakat her zaman 'Bir...', o ne şiir, ne dize, o yalnızca 'heves'tir. Tıpkı 'Ve Bir Dize'deki gibi: "Kırk şair birden olsam, yazamam bir hevesi". Anladım, biliyorum, hep öyle olacak, o 'Bir', bir 'Heves' olarak kalacak!
- Aşk tatlı elbette ve yine elbette, hayat ve insanlar berbat. Asıl merak ettiğim, aşk derdine düşenler niye bir süre sonra terk etme sevdasında oluyor. Yoksa asıl şairler mi berbat?
- Aşk ve şiir: İkisi de birbirinden tuhaf. Hem en yakın, hem çok uzak. Kardeşim olsun o da, Hafız'ın bir dizesi var: "Dedim:Türkçe olur muydu aşk olmasaydı?" Türkçenin yerine şiiri koyarak da okuyabiliriz bu dizeyi. Fakat galiba şair her iki halde de 'kârlı', fırsatçılık saymıyorum bunu elbette, ama bir düşünsene, ne güzel bir macera: Aşktan şiire, şiirden aşka! Hayatın, insanların bütün berbatlığına rağmen insanın bir şair, bir âşık olası geliyor! İkisini birden olduğumuz durumlar da olmuyor değil, işte şairlerin 'berbat' olduğu durum tam da orası bence!
- Bazı uzaklıkların hiç mektup beklemediğini iyi biliyorsun. Bazı şiirlerin yağmurun dinmesini beklemediğini de. Bunlara sözüm yok. Benim takıldığım, tepeden tırnağa aşk kesilmiş şiirler bunlar; karşılıksız da değil üstelik. Peki, şu hüzün neden yakanı bırakmıyor hâlâ?
- Bazı şiirlerimizi severiz, bazılarına inanırız. '40 Şiir ve Bir...'deki 'Mavi' de benim 'inandığım' şiirlerimden. Aşka nasıl bakıyorsam şiire de öyle bakıyorum, manasında. İfade yanlış olacak, ama anlam doğru: Şiirin ve aşkın poetikası. Ordan birkaç dize almama izin ver: "üstünde yağmurdan başka hiçbir şey yoktu / anlam olmak için yeterince çıplaktın / şiirin nasıl bir şey olması gerektiğini / hatırlatıyordu gözlerin, sana böyle inandım: / Ben inanmak için şiir yazıyorum, gözlerin / neyi hatırlatıyorsa ona inanıyorum" Şair böyle inanıyor, ama ya hayat? Hayat da şaire bazı uzaklıklardan hiç mektup beklenmeyeceğini yeri gelmişken pek güzel hatırlatıyor. Hem zaten 'mavi'yi ve 'yağmur'u, ne yapsak, 'hüzün' diye okumuyor muyuz?
- Sen de söylüyorsun, iyi huylu bir şiir seninki. Zaten yalnızca kötü şairlerin kavga ettiğine inanıyorsun. İyi huylusun, ama 'cici' bir şair de değilsin. "Boşluğuna kıyacağım ne kaldı kâğıttan başka?" diyorsun, "Kaç ölü istiyor hayat biri yaşasın diye?" diyorsun. Bunlar "kazık" sorular. Okurun hırpalanacağı hiç aklına gelmedi mi?
- Bir kitap yazıyorum, tek uzun bir şiirden oluşuyor, adı büyük olasılıkla 'Ölüm Bir Skandal' olacak, ne zaman biteceğini bilmiyorum: Cinayet saatindeyiz, cinayet, ölümün yerini aldı. Bundan duyduğum ürküntüyü dile getirmeye çalışıyorum. Bence hepimizi hırpalayan ve karşı çıkmamız gereken şey bu. Cinayet saatinde hiçbir şey olmamış gibi davranamayız, daha doğrusu bu cinayetlerle bir arada yaşayamayız: Ya katiller, ya insanlar! İkisi bir arada olamaz! Cinnet bu işte! Belki şiirin bile hırpalanması pahasına her türlü cinayete, şiddete, teröre karşı yazmalıyız! Baksana şiirin de insanın da çanına ot tıkadılar bile!
- Bir şey daha: Lina Salamandre, kız kardeşin. Peki Hafız kim? İkizin mi? Yüzlerinizi bazen çok benzetiyorum birbirine.
- Lina Salamandre, kız kardeşim evet, Hafız da kardeşim: "Kardeşlik, yokluk kadar kutsaldır!" benim için şiirde de hayatta da. Galiba bunu söylemekten yorulmayacağım: Çok kardeşim var ve onların sevgisiyle dünyaya da bir kardeşlik bahçesi diye baktım hep, şairlere de kardeş diye. Dünya yanıltsa da kardeşlerim ve şairlerin pek çoğu yanıltmadılar beni. Lina ile Hafız da öyle, tıpkı kardeşlikte olduğu gibi benzediğimiz de oluyor birbirimize, ayrıldığımız da. Şiir anlayışımız farklı olmakla birlikte, şiirlerimizin ruhu ve şair tabiatlarımız yakın birbirine.
- Şiirindeki lirizm, humour'la birleşince insanın dilinde acı bir tat bırakıyor... Gördün mü, aklıma bir şey takıldı, soruyu unuttum. Bir sorunum var Haydar: Sıkı bir aşk yaşamak istiyorum fakat kuponlarım eksik. Sende yedek kupon var mı?
- Ergin Günçe'nin bir dizesi vardır, "Güzel suçlar işledin, bir tarih oldun artık" der, tam da senin gibi sıkı aşklar yaşamış, sıkı şiirler yazmış bir şaire göredir bu dize bana kalırsa ve şöyle yorumlanırsa 'güzel aşklar yaşadın, bir şiir oldun artık!' Bende yedek kupon yok, ama olsaydı kupon aşkları, kupon şiirleri kesmek bilmeyen kupon şairlere verirdim, ki hiç olmazsa şiiri kesmelerine yarardı! Aşka inanmayanın şiiri olabilir mi? Olabilirmiş meğer onu anladım bu 'kupon'ları okudukça! Fakat yeni kitabın 'Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman'ı okuyunca da bir kez daha anladım ki sağol: Aşka inandığım için şiire de inanıyorum!

Kaynak: Radikal, 16 Nisan 1997

Yukarı


1998

Behçet Necatigil Şiir Ödülü bu yıl verilmeyecek

Şair Behçet Necatigil anısına 1980 yılından bu yana düzenlenmekte olan şiir ödülü, bu yıl aday olan kitaplar arasında oy çokluğu sağlanamadığı için verilmeyecek. Ödül düzenleme kurulu, yaptığı açıklamada, aday olan kitaplar arasından hiçbiri oy çokluğu sağlayamadığı için bu Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nün verilmemesi kararının alındığını belirtti.

Kaynak: Cumhuriyet, 17 Nisan 1998

Yukarı

Behçet Necatigil Şiir Ödülü bu yıl verilmedi

Cumhuriyet döneminin ünlü şairi Behçet Necatigil anısına 1980 yılından bu yana düzenlenmekte olan şiir ödülü, bu yıl aday olan kitaplar arasında oy çokluğu sağlanamadığı için verilmedi. Bu nedenle, ödül töreni yerine Necatigil’i anma töreni düzenlendi. Perşembe günü Yapı Kredi Sermet Çifter Kütüphanesi’nde yapılan toplantıda açılış konuşmasını yapan, ödül seçici kurulu üyesi Hilmi Yavuz, seçici kurula katılan yapıtların gerekli oy çokluğunu elde edemedikleri için ödül verilmediğini belirtti, bu nedenle de ödül töreni yerine böyle bir toplantı düzenlendiğini dile getirdi ve Necatigil ailesiyle yaptıkları görüşmede gençlerin düşüncelerini dile getirmelerinin daha doğru olabileceğini düşünerek, daha önce ödül almış arkadaşlardan konuşma yapmalarını rica ettiklerini söyledi. Necatigil’le ilgili görüşlerini dile getirmek üzere çağrılan Tuğrul Tanyol toplantıya katılamadığı için ilk söz, “Melek Geçti” kitabıyla Behçet Necatigil ödülünü kazanmış olan Vural Bahadır Bayrıl’a verildi. Bayrıl, şairler hayatta olmadığı zaman yapıtlarıyla karşı karşıya kalındığını belirterek, Behçet Necatigil şiirinin, şiirin temel taşlarından biri ve şiire karşılıksız bağlanmanın simgesi olduğunu söyledi. Türkçenin yeniden kurulduğu yıllarda yazan Necatigil’in plastik bir dil oluşturmak ve bunu gelecek kuşaklara aktarmak yoluyla gelecek kuşaklara en büyük yararı sağladığını vurgulayan Bayrıl, Behçet Necatigil’in yalın biçeminin, şiire adanmanın ne kadar zor ve bunu yaptığınızda da olanakların ne kadar fazla olduğunu ortaya koyduğunu kaydetti. Necatigil ödülünün büyük bir önem taşımasının yanı sıra ödül kazanan şaire de büyük bir sorumluluk yüklemek gibi iki önemli işleve sahip olduğunu sözlerine ekledi. Daha sonra söz alan Osman Hakan, Behçet Necatigil ödülünü alan şairin yanlış yapmamak, ödülün sorumluluğunu taşıyabilmek için durarak yayımladığını belirtti. Necatigil’in eğitime olan katkılarından da söz eden Osman Hakan, Necatigil’in hocalık yaptığı Kabataş Lisesi’nde düzenlenen toplantıda herkesin Necatigil sevgisini paylaştığını dile getirdi. Haydar Ergülen ise, Behçet Necatigil’in 20 yıl önce yazdığı şiirlerin hala samimi olduğuna değinerek, büyük şairin yapıtlarından örnekler verdi. Töreni Necatigil’in eşi, kızları, damatları yanı sıra seçici kurul üyeleri ve kalabalık bir edebiyatçı grubu izledi.

Kaynak : Finansal Forum, 19 Nisan 1998

Yukarı


1999

Necatigil Şiir Ödülü'nü Turgay Fişekçi aldı

Şair Behçet Necatigil anısına her yıl düzenlenen Necatigil Şiir Ödülü'nü bu yıl Sevgi Bağları adlı yapıtıyla Turgay Fişekçi kazandı.

Yapılan açıklamaya göre, Adalet Ağaoğlu, Füsun Akatlı, Prof. Cevat Çapan, Doğan Hızlan, Fethi Naci, Hilmi Yavuz ve Prof. Tahsin Yücel'den oluşan Seçiciler Kurulu, 14 Nisan'da toplandı. Kurul, bu yıl ödülün Sevgi Bağları adlı yapıtıyla Turgay Fişekçi'ye verilmesini kararlaştırdı.

Ödül töreni, Behçet Necatigil'in doğum günü olan bugün Grand Hotel Haliç'te yapılacak.

Kaynak: www.hurriyetim.com.tr (16.04.1999)

Yukarı

Fişekçi, ödülünü aldı

Behçet Necatigil anısında her yıl düzenlenen 'Şiir Ödülü'ne 'Sevgi Bağları' kitabıyla değer görülen Turgay Fişekçi, Grand Hotel Haliç'te düzenlenen törenle ödülünü aldı. Tanınmış şair, yazar, eleştirmen ve edebiyatçıları buluşturan ve Necatigil'in doğum gününde düzenlenen törende, Cevat Çapan, Necatigil'in, sadece bir şair, edebiyat tarihçisi, bir çeviri ustası değil bir öğretmen olduğuna değindi. Fişekçi'yse, "Ödül kurulduğundan beri bizim kuşak şairler için efsane oldu" dedi.

Kaynak: Radikal, 18 Nisan 1999

Yukarı

Behçet Necatigil Şiir Ödülü, kuruluşunun yirminci yılında Turgay Fişekçi’ye verildi

‘Sonsuz bir sevgi seli var içimde’

Güler Çetin

Behçet Necatigil Şiir Ödülü kuruluşunun 20. yılında genç kuşak şairlerden Turgay Fişekçi’ye verildi. İnsan, doğa, aile sevgisi temalı şiirlerinin yer aldığı “Sevgi Bağları” adlı kitabıyla ödüle değer bulunan şair, ailedeki sevgi ve paylaşım modelinin tüm topluma yayılması arzusunda. Turgay Fişekçi ile ödül ve şiir üzerine konuştuk.

- Behçet Necatigil Ödülü’nün sahibi oldunuz. Ödülü değerlendirir
misiniz?

Kurulduğundan bu yana ilgi duyduğum, almayı özlediğim bir ödüldü. Öncelikle kişiliğiyle, bıraktığı izle şiirimizde çok özel bir şair olan Behçet Necatigil’in adına konmuş olması önemli benim için. 1980’e kadar ülkemizdeki en önemli şiir ödülü Türk Dil Kurumu Ödülü’ydü. Türk Dil Kurumu’nun kapatılması ve ödülün sona ermesiyle aynı yıl başlayan Necatigil Şiir Ödülü Türk yazınında bir boşluğu doldurdu. Ödül ilk yıllarda İlhan Berk, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Oktay Rifat, Cevat Çapan gibi şiirimizin önde gelen temsilcilerine verildi. Bu da değerini artıran bir nitelik. Kimi yıllarda da bizim kuşaktan genç, parlayan şairlere verildi. 1981’de ‘Alacakaranlıktaki Ülke’ adlı kitabıyla Ahmet Erhan’a verilmesiyle ödül genç kuşak için efsane haline geldi. Bizler de ne zaman kazanacağız diye beklemeye başlamıştık. Ödülü almış olmam kadar bu ödülü Adalet Ağaoğlu, Füsun Akatlı, Cevat Çapan, Doğan Hızlan, Fethi Naci, Tahsin Yücel ve Hilmi Yavuz’un yer aldığı bir jüriden almam da çok önemli benim için.

- Genç kuşak şairlerin bir temsilcisi olarak şiirin günümüz insanı için önemini değerlendirir misiniz?

Şiirin insanlar için önemi, göründüğünün çok ötesinde. İnsanlığın en eski sanat dallarından biri şiir. İnsanların günlük yaşamlarındaki işlere ritim tutarken oluşturdukları müziklere uydurdukları sözlerden doğmuş. Yüzyıllarca da günlük yaşamla iç içe sürdürmüş varlığını. Dolayısıyla insanların bütün tarihsel geçmişinin, insanlık deneyiminin bir birikimi var şiir sanatının içinde. Bu nedenle insanın kendisini, geçmişini, hatta dünyayı tanıması için çok önemli bir araç. Endüstri toplumlarının ortaya çıkmasıyla şiirin insan hayatındaki yeri de birden büyük bir kesintiye uğradı. Kapitalizmin ilk döneminde insanlar günde 16 saatlik çalışma sürelerinde makinelerin kölesi haline geldiler. Ne şiir ne de başka bir şey düşünecek halleri kaldı. Günümüze doğru geldikçe bu insanlık dışı durumdan kurtulduk belki ama şimdi de ‘iletişim toplumu’ dediğimiz yaygın iletişim bombardımanın altındayız. Bu sistem tüketim toplumunu ayakta tutacak şekilde çalışıyor. Günde on kere kimseye “şiir oku” denmiyor ama dışardan bir ses günde on kez “deterjan kullan” diyor. İnsanın bunlardan kaçması olanaksız. Nasıl yaşayacağımız konusunda dışardan güdümlü bir hayat sürüyoruz. Kimi şeyleri yapmamak insanda psikolojik eksiklikler doğuruyor. Belli markaları kullanmamak, otomobil sahibi olmak örneğin… Şiir ne yazık ki bu toplum dışılığını günümüzde de sürdürüyor.

- Toplumun şiirle yeniden barışabilmesi mümkün değil mi?

Şiirin insan hayatına girebileceği tek yer olarak okullar var. Okullarda eğer şiir tanıtılırsa, şiirden tat almak, şiiri sevmek öğretilirse bu daha sonraki yaşamlarımızda da belli oranda sürebilir. Ancak günümüzün eğitim sisteminde bu yok. Öğrencilere bu zevki aşılayabilecek öğretmenler yok öncelikle. Şiiri seven ve bu sevgiyi öğrencilere aşılayabilecek öğretmenlere ihtiyacımız var. Günümüz insanı, insan hayatının dışarıdan belirlenmesi ve ona belli şeylerin dikte edilmesi nedeniyle mutsuz yaşıyor. Şiir insanlar için bütün bu bağları kurabilecekleri, dünyayı, insanları, çevrelerini tatlı ve gerçek yönleriyle tanıyabilecekleri bir araç. Günümüz insanı için çok yaşamsal bir gereklilik bence. Ne yazık ki insanlarla şiir arasında bir uzaklık var bugün ama bu uzaklık kırılabilir ve insanlar yeniden şiirle barışabilir. İlerde daha mutlu bir dünya ve insanlık olacaksa bunun içinde şiirle insan mutlaka bir arada olacak.

- Daha mutlu bir dünya ve insanlık özlemi şiirlerinizin de ana teması. ‘Sevgi Bağları’nda Yugoslavya’daki savaşı, doğa özlemini konu alan şiirleriniz var. Tema edindiğiniz bu konuların düzelecekleri yerde kötüye gitmesi sizi umutsuzluğa düşürmüyor mu?

Ben saflık düzeyinde olumlu düşünen bir insanım. Günlük yaşam ne kadar kötü olursa olsun, olaylara canım ne kadar sıkılırsa sıkılsın insanların geleceğiyle ilgili maddi temeli olmayan bir iyimserliğim var.