Hakkında Yazılanlardan

Kitaplar

• Behçet Necatigil ve Edip Cansever Üstüne (Hüseyin Cöntürk, Kardeş Matbaası, 1964)
•
Behçet Necatigil: Hayatı, Sanatı ve Eserleri (Nurullah Çetin, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1997)
•
Kırık İnceliklerin Şairi: Behçet Necatigil (Selim İleri, Kaf Yayıncılık, 1999)
•
Çok Şey Yarım Hâlâ (Ayşe Sarısayın, YKY, 2001)
•
Kültür, Dil, Kimlik - Behçet Necatigil'in Şiir Dünyası (Rahim Tarım, Özgür Yayınları, 2002)
•
Dar Vakitlerde Geniş Zamanlar - Behçet Necatigil'in Şiiri (Yılmaz Taşçıoğlu, 3F Yayınevi, 2006)
• Kare-Deniz, "Doğumunun 90. yılında Behçet Necatigil'e Armağan" (Hasan Akay, 3F Yayınevi, 2006)
• Şair ve Öğretmen Kimliğiyle Behçet Necatigil (Prof. Dr. Hikmet Sami Türk, Akçağ Yayınları, 2006)

Yazılardan

• Selim İleri (Aralık 1980)
• Selma Esemen - Ayşe Sarısayın (Mart 1984)
• Yüksel Pazarkaya (1987)
• Doğan Hızlan (3 Ocak 1988)
• Mehmet H. Doğan (1 Aralık 1989)
• Hilmi Yavuz (16 Mayıs 1991)
• Oktay Akbal (5 Eylül 1993)
• Fethi Naci (18 Mayıs 2000)
• Huriye Necatigil (11 Nisan 2004)
• Ülkü Ayvaz (16 Nisan 2004)
• Egemen Berköz (13 Aralık 2004)
• Haydar Ergülen (15 Aralık 2004)


Selim İleri'den, "Behçet Necatigil"
Kırık İnceliklerin Şairi

Selim İleri, Behçet Necatigil'in yayımlanmış 14 şiir kitabındaki şiirleri tek tek ele alıyor, değerlendiriliyor "Kırık İnceliklerin Şairi: Behçet Necatigil" kitabında. Bu sevimli, küçük, sıcak kitabı hangi şiirsever, hangi şair görmemezlikten gelebilir ki!

Gültekin Emre

Selim İleri'nin "Kırık İnceliklerin Şairi: Behçet Necatigil" (Aralık, 1999) kitabını okurken, aynı zamanda Cahit Külebi'nin anılarından oluşan "İçi Sevda Dolu Yolculuk" (Eylül, 1999) kitabındaki "Behçet Necatigil" bölümünü ve Fethi Naci'nin 18 Mayıs tarihli Cumhuriyet Kitap ekindeki "İlk Eleştiri" yazısındaki "Behçet Necatigil'e Dair" yazısını da okudum.
Behçet Necatigil'in ilk şiir kitabı "Kapalı Çarşı"ya (1945) yazdığı "Behçet Necatigil'e Dair" yazı Fethi Naci'nin eleştirmenlik yaşamındaki ilk şiir eleştirisi özelliğini de taşıyor. Fethi Naci, yazısında Necatigil şiirini şöyle değerlendiriyor: "O, kendi zamanını, beraber yaşadığı, her gün görüp tanıdığı insanları, onların dertlerini, sevinçlerini, küçük ve temiz hayallerini veriyor şiirlerinde. Onun şiirlerinde kendimizi, haklı buluyoruz. Gerçi şiirde bir kişi konuşur; fakat bu konuşan, geniş bir insan kütlesinin dertlerini, sevinçlerini kendi kalbinde duymuş, bu geniş insan kütlesinin sözcüsü olmuştur. Fertçi gözüken bu şiirlerin böyle bir sosyal karakteri vardır" dedikten sonra şu değerlendirmeleri de yazmadan edemiyor Fethi Naci: "Behçet Necatigil'in şiirlerinde çok tabiî, rahat bir söyleyiş vardır. O hakikaten söyleyecek sözü olduğu için şiir söyler. Bundan dolayı şiirlerinde hiçbir zorakilik, kendini sıkma yoktur."

Öğretmen Okulu anıları

Benim elimden düşürmediğim "Kırık İnceliklerin Şairi: Behçet Necatigil" kitabını neden yazdığını şöyle açıklıyor Selim İleri: "Behçet Necatigil'in büyük edebî çabası noktalanalı yıllar geçti. Bununla birlikte bu değerli eser, asıl okurunu, öyle sanıyorum ki, gelecek bir zamanda bulacaktır. "Bugünün kısır ortamında, Necatigil ancak gerçek edebiyat tutkunlarının başucu şairi. Fakat yarının edebiyata saygılı uygar çocukları onun şiirlerinden derin anlamlar devşireceklerdir.
"Kırık İnceliklerin Şairi: Behçet Necatigil, benim okuyup anlamaya çalışma notlarımdan ibaret bir yazıdır."
Selim İleri'nin "...benim okuyup anlamaya çalıştığım notlarımdan ibaret bir yazı" dediği kitap, tam 119 sayfa. Kitap boyunca Selim İleri, hocası Behçet Necatigil'in tüm şiirlerini sıcak bir üslupla, söyleşir gibi, ayrıntılı bir biçimde ele alıyor, inceliyor. Kitabın başında onun bize bıraktığı "miras"ı da şöyle değerlendiriyor Selim İleri: "Ustalık katındaki şiirin yanı sıra, özlü radyo oyunları kendine özgü, üslupçu, kıvrak, özel sözdizimli düzyazılar; aileye, arkadaşlara yazılmış, alçakgönüllü hayatı dile getiren mektuplar; edebiyatçılarımızı ve modern edebiyatımızın eserlerini unutulmaktan koruyan, eşsiz iki sözlük; bir mitologya çalışması Türkçe'ye söyleyiş, ifade ediş zenginlikleri katan çeviriler: Necatigil'in bize bıraktığı miras."
Selim İleri'nin duyarlı dünyası, kalemi bizi Behçet Necatigil'e daha da yaklaştırıyor, yakınlaştırıyor. 1935'te Varlık'ta yayımlanan ilk şiiri "Gece ve Yas"taki duyarlığını hep sürdürmüştür Behçet Necatigil "Hasret kaldım sevince" diyerek. Bu büyük şairin yaşamında "sevince" duyduğu "hasret" iyi ki de hep sürmüştür. Böylece o, bize, dünyaya başka bir gözle bakmayı da göstermiştir. Kırk Kuşağı'ndan, Garip Hareketi'nden, İkinci Yeni'den etkilenmeden bayrağını hep kendi gönderinde dalgalandırmayı başarmış büyük bir şairdir Behçet Necatigil.

Dünyadan sonsuza

Behçet Necatigil'in şiiri sokaktaki her devinimden, her sesten, her konuşmadan, evlerden, evlerdeki yaşamlardan, umutlardan, umutsuzluklardan, düşlerden, kırgınlıklardan, geçim sıkıntılarından... beslenir. Onun şiiri, divan şiirinden, halk şiirinden de alacağını alır; durmadan gelişir, serpilir. O, şiirleriyle ışık ile karanlık ve lamba aydınlığındaki bir dünyadan sonsuza açılır. "Yaşamak azaptır çok zaman" dese de, "Seni iş başında sırtına geçirdiğin/ Siyah gömleğinle seviyorum." diyecek kadar sevgisini dünyaya ilan etmesini bilir Behçet Necatigil. Ardından şöyle demeyi de unutmaz: "Bu şiir senin için/ yazarken seninle doluydum".
Enis Batur, "Modernlerin Gecesi" (Haziran, 1995) kitabında "Necatigil İçin Birkaç Mum" başlıklı yazısında onun şiirindeki "lamba" sözcüğünün dizelerine yansımasını ele alıyor. Yazısının girişinde de şu değerlendirmeyi yapıyor Enis Batur: "Ve şiirimizin gerçek Alaaddin'i: Hangi lambaya dokunsa onu kendi şiir lambası, büyüsü kılan Behçet Necatigil" olarak selamlıyor. "Hep hüzün çeşmeleri: lambalar"
Selim İleri, Behçet Necatigil'in yayımlanmış 14 şiir kitabındaki şiirleri tek tek ele alıyor, değerlendiriyor "Kırık İnceliklerin Şairi: Behçet Necatigil" kitabında. Bu sevimli, küçük, sıcak kitabı hangi şiirsever, hangi şair görmemezlikten gelebilir ki!

Kırık İnceliklerin Şairi: Behçet Necatigil/ Selim İleri/ Kaf Yayınları/119 s.

Kaynak: Cumhuriyet Kitap, Sayı 543, 13 Temmuz 2000

Yukarı


Anıların şiiri / şiirlerin anısı

"Çok şey Yarım Hâlâ"
Ayşe Sarısayın, YKY 2001

Adalet Ağaoğlu

Son haftalarda okumaktan sevinç duyduğum kitabın adı: 'Çok Şey Yarım Hâlâ'. Değerli Behçet Necatigil'in küçük kızı Ayşe Sarısayın babasını anlatıyor; onu yazıyor: Hayatımızın her adımında, gençlikte, yaşlılıkta, aşkta ve aşk yokluğunda, sevgileri söylemekte, söylemeyi ertelemekte, sağlık ve hastalıklarda, pencereden bakışlarımızda, evde canımıza can katan dayanışmalarda ya da insanı canından bezdiren ıvır zıvır bütün günlük 'meşgalelerimizde', en fazla da duygular ve düşünceler anaforuna yuvarlanmak üzere olduğumuzda bizi elimizden tutan, tuttukça büsbütün tam kendisi olan şairimiz Behçet Necatigil'i: Babasından kendinde kalanları, anımsadıklarını yazıyor. Yazıyor, deyip geçmek olmaz. Kızı yazarken geçmişten silinmezce kalmış her iz, babasının bir şiirinde karşılığını, hemen her soru yanıtını bulmakta; anılar şiirlerle neredeyse birebir örtüşmekte… Tıpkı Ayşe'nin hayat içinde yürüdükçe, yaşamanın sorumluluklarını yüklendikçe Necatigil şiiriyle çok daha içerden tanışması gibi.

Hayatın içinden dizeler

Ayşe Necatigil Sarısayın, önsözünde diyor ki: "Hayatı onun şiirleriyle paralel yaşadım ve bir gün onu yazmayı deneyebileceğimi hissettim." Yine de uzun süre buna cesaret edemez. Yazdıktan sonra da yayınlatıp yayınlatmamakta bocalar. Ama babasının düzyazılarından biri yüreklendirir. Özellikle yazının şu satırları: "Sevdiğimiz birini, kendimizi katmadan, o olarak anlatmak da mümkün. Ama bu, anı değil, tanıtmadır, incelemedir, bilimsele yaklaşmadır. (…) Kesik kopuk görüntüler, bize bütün değerleriyle sadece gideni hatırlatmakla kalmaz; ne yazık ki, biraz da kendi gözümüzde kendimizi değerlendiren ayrıntılar da çıkar ortaya. (…) Benim bu yazım da böyle bir yazı. Özür dilerim kendimi anlatıyorsam."
Ayşe de bu kaygıyı ortaklaşmakta; yine önsözünde: "Elimde olmadan kendimi de anlattığım için özür dilerim," demek gereği duyuyor. Ancak bizlere, tam da dilediği gibi, değerli şairimizin kişiliğine ve şiirine farklı bir pencereden ışık tutmayı başararak. Amacına ulaşan 'Çok Şey Yarım Hâlâ', edebiyatımıza, şiir hayatına benim çok önemsediğim bir katkıda bulunmuştur. Ayşe'nin önemli katkısı, kendinde kalanların, anımsadıklarının, Necatigil şiirleriyle içiçe, yanyana örgülenmesi. Yazılanın hayattan koparılmaması hakkını vermesi. Şairin dizeleri hayatının hangi zamanlarından, hangi gün, saat, anlarında hangi koşullar, gerilim ve ikilemler sonucu uçverdi? Yaratı sorunuyla ilgilenenlere gerçekten 'kendi' penceresinden bir ışık göndermek bu. Bilenin bilgisi, anısı, yakınlarının, en başta anne, eş değerli Huriye Necatigil'in, akrabalarının, ablanın, şairin yakın dostlarının değinip anlattıklarıyla nerede, nasıl örtüşüyor. Bunları anlatının incelik ve sadeliği çerçevesinde, yeni bir şairin yolunda adım adım ilerliyor gibi hissediyorsunuz. Daha doğrusu ben böyle hissettim. ('Pencere' şiirini düşünelim bir. Ya da 'Kuyruk'u, ondaki çaresiz isyanı…)
Babadan kıza kalanların izinde ilerlerken, kitaba adını veren, Necatigil'in 'Söyleriz'indeki 'Klinik Olaylar' adlı şiirini daha aydınlanmış olarak okudum:

Kimin yolları arada / Çıkmaza girer akıldan:
Tutunduğu bir dalı / Ansızın bıraktığından.

Yaşamaya kalkınca / Bir başına desteksiz.
Yeniden başkaldırır / Gerçeğe uzaklığından.

Kimi hayat acıdır / Ve yalnızlık diyorsa,
Bir korku denizinde / Kara yalnızlığından.

Sağlığına mağrur / İnsanı çarpar kader,
Çok şey yarım hâlâ / Yazılmadığından.

Hayat, ölümlü-doğumlu sürecek ve insanoğlu için dört duvar, bir çatısıyla ev diye bir yer oldukça da çok şey hâlâ daha yarım kalacak. Böyle değil mi sevgili Ayşe Sarısayın? Anıların şiiri, senin anlatında şiirlerin anısı olmuş benim üstünde durmak istediğim de bu: Yazarlar kendi sancılarını yazamazmış. Yarımlık da, anıların izlerinin sürüyor olmasında, yazılmayı çağırmasında.

Kaynak: Radikal Kitap, 1 Haziran 2001

Yukarı


Behçet Necatigil Şiirinde Kültür, Dil ve Kimlik

Şehnaz Şişmanoğlu
Edebiyat alanında tek bir yazara odaklanan bilimsel çalışmalar ülkemizde genellikle bir bağlama oturtulmadan ya da kuramsal çerçeveden yoksun olarak kaleme alınmaktadır. Bu çalışmalarda çoğunlukla, ele alınan edebiyatçının ortaya koyduğu yazınsal yapıtın yetkin bir incelemesinden çok, bu yazarın ayrıntılı yaşam öyküsüne ve sanatıyla ilgili kestirme ifadelere yer verilmektedir. Doç. Dr. Rahim Tarım'ın Kültür, Dil, Kimlik: Behçet Necatigil'in Şiir Dünyası (İstanbul: Özgür Yayınları, 2002) adlı incelemesi ise gerek konunun bir bağlam içinde değerlendirilmesi, gerekse incelemenin kuramsal olarak temellendirilmesi açısından bu yargıların dışında tutulmalı.
Rahim Tarım, 1961 yılında İstanbul'da doğmuş. 1984'te İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdikten sonra 1986 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisans, 1992'de Marmara Üniversitesi Türkoloji Enstitüsü'nde doktora derecelerini almış. "Mehmed Rauf'un Hayatı ve Hikâyeleri Üzerine Bir Araştırma" başlıklı doktora teziyle 1993 yılında Türkiye İş Bankası'nın Edebiyat Araştırmaları Büyük Ödülü'nü kazanmış. (Bu tez 2000 yılında Akçağ Yayınları tarafından yayımlanmıştır.) Mehmed Rauf'un Siyah İnciler (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997) adlı düzyazı şiirlerini yayıma hazırlayan Tarım'ın yine aynı yazara ilişkin Mehmed Rauf: Hayatı, Sanatı, Eserleri (Ankara: İş Bankası Yayınları, 1998) ve Mehmed Rauf'un Anıları (İstanbul: Özgür Yayınları, 2001) başlıklarını taşıyan iki kitabı daha bulunmakta. Yazar, Mimar Sinan Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde görev yapıyor.
Rahim Tarım'ın incelemesi "Önsöz" dışında "Kültür", "Dil", "Kimlik" ve "Değerlendirme" başlıklı dört ana bölüm ve "Sonuç" kısmından oluşuyor. Her bölüm kendi içinde alt başlıklara ayrılmış. Tarım, "Önsöz"de amacının Behçet Necatigil'in "Türk edebiyatı ile ilgili düşüncelerini sergilemek ve şiirlerini tek tek değerlendirmek değil, onun sanatçı, şâir kimliğinin nasıl oluştuğunu 'kültür, dil ve kimlik' bağlamında gösterebilmek" (8) olduğunu söylüyor. Bu amaç doğrultusunda yazar, "Kültür" bölümünde, özellikle kültür, gelenek ve dil bağlamında kuramsal bir çerçeve oluşturmaya çalışıyor. "[G]eçmişin deneyimlerinin kültürel bir aktarım olarak bize gelenek yoluyla ulaştığı[nı]" (17) söyleyen Tarım, dil ve kültür arasındaki zorunlu ilişkiye dikkat çekiyor (21). Yazar, bu yargısını Erich Rothacker, Wilhelm von Humboldt ve Nermi Uygur'dan yaptığı alıntılarla destekleyerek özellikle Humboldt ve Edgar Morin'den hareketle dildeki iki anlatım olanağından, şiir ve düzyazıdan bahsediyor (26). Kitabın "Kültür ve Necatigil" alt başlıklı bölümünde ise Tarım, Necatigil'in yaşam öyküsüne değinerek özellikle şairin Batı edebiyatından yaptığı çeviriler üzerinde duruyor.
"Dil" adını taşıyan ikinci bölüm de ilk bölüm gibi dört alt başlıktan oluşuyor. "Şiir Dili" konulu bölümde Tarım, Necatigil şiirini incelerken, kuramsal bir temel oluşturmak amacıyla, modern şiir tartışmalarında önemli bir ölçüt sayılan "şiir dili" ile "gündelik dil" ayrımını ele alıyor (48-49). Şiirin etkileme gücünü öncelikle söz dağarcığı ve söz diziminden aldığının altını çizen Tarım (48), ikinci alt başlıkta ise şiirde anlamı imge, metafor, simge ve mit bağlamında irdeliyor. Necatigil şiirinde bu öğelerin neye karşılık geldiğini değerlendirmeden önce yazar, terimlerin genel olarak edebiyatta nasıl kullanıldığına ilişkin bilgiler veriyor; böylelikle, incelemenin genel okur tarafından da anlaşılmasını olanaklı kılıyor. "Dil ve Gelenek" başlığı altında ise Tarım, deyiş yerindeyse, "gösterge avcılığı"na soyunarak Necatigil'in şiirde yaptığı göndermelerin peşine düşmüş. "Bugünün şiiri mümkün olduğu kadar eskiye atıflarla ilerlemelidir" (121) diyen şairin gelenekten yararlanma konusundaki kaynaklarını yazar, Türk ve Batı kültür ve edebiyatları olmak üzere iki ayrı başlık altında inceliyor (126). "Türk Kültürü ve Edebiyatı" başlığı altında Behçet Necatigil'in destanlara, Dede Korkut Hikâyeleri'ne ve halk hikâyelerindeki kahramanlara yaptığı göndermeleri su yüzüne çıkaran Tarım, özellikle Necatigil şiirinde divan edebiyatının izleri üzerinde titizlikle duruyor.
Şairin "İncir Yaprakları" adlı şiirinde geçen "Ellerinde uzatılan ilk elma / Yüzlerinde alı al bir kızartı" (146) dizeleri, sıradan bir şiir okuruna Âdem ile Havva'yı hemen hatırlatabilir, ancak bazı şiirlerdeki göndermelerin anlaşılması için, Rahim Tarım'ın bir "Necatigil sözlüğü" niteliği de taşıyan kitabına başvurulmalı. Örneğin, Necatigil'in "Hüthüt" şiirinde yer alan "Süleyman ve Sabâ, Hüthüt ve Belkıs / Söylerdi sorsaydık, geç git, bunlar - -" (154) dizeleri Tarım'ın kıssalara ilişkin yaptığı açıklamalardan bağımsız olarak anlaşılabilir görünmüyor. Çalışmada, Batı kültürü ve edebiyatından gelen öğelerle ilgili olarak ise, Necatigil'in şiir ve roman çevirilerinin kendi şiirine olan yansımaları örnekleniyor. Yazara göre, Behçet Necatigil'in şiirlerinde Doğu ve Batı kültüründen gelen özelliklerin bir arada kullanılması, şiirdeki anlamın "çok yönlü bir değerlendirmeye açık olması bakımından [da] çok önemlidir" (198). Necatigil şiirinde "anlamın çok yönlülüğü", kitabın bir sonraki alt bölümünde biçimsel olarak da ortaya konmakta. Tarım, "anlam çoğaltmaları"nın (207), şiirde bölme (211) ve düşünce çizgileri ile (215) kelimelerin işaretsiz ya da büyük harf kullanılarak (214) bölünmesi sonucu sağlandığını örneklerle temellendiriyor. Yazar, Necatigil'in Alman imlâsından aldığı bu işaretlerin Türk şiirinde ilk kez kullanıldığının altını çiziyor.
İncelemenin "Kimlik" adını taşıyan üçüncü bölümünde ise yazar, "kimlik" ile "bellek" arasındaki doğrudan ilişki üzerinde duruyor ve Necatigil'in şiirlerinde "hatıralar"ın ve "hatırlama"nın önemli bir yer tuttuğundan söz ediyor (228). Yine aynı bölümde, Necatigil şiirinde "insan", "zaman" ve "mekân", dış ve iç karşıtlığı bağlamında ele alınarak "yaratıcı insanın ikili bir karşıtlık içinde olduğunu" (257) söyleyen Carl Gustav Jung'dan hareketle bu gerilimin Necatigil şiirindeki yansımalarına dikkat çekiliyor. Yazınsal yapıtların mutlaka belirli bir akım içinde değerlendirilmesine karşı çıkan Tarım, Necatigil gibi "ilk şiirlerinden itibaren sürekli bir arayış içinde" (283) olan bir şairin kolaylıkla bir akıma ya da şiir topluluğuna dahil edilemeyeceğinin altını çiziyor. Dördüncü ve son bölüm olan "Değerlendirme"de ise Tarım, Necatigil şiirine "farkındalık", "doluluk" ve "yaşantı birliği" gibi, kendi deyişiyle "felsefî ve estetik ölçütlerin" (8) ışığında bakıyor. Özellikle, Hilmi Yavuz'dan ödünç alınarak Necatigil şiiri bağlamında yeniden kullanılan ve "varoluştan gelen eksikliği" şiir ve felsefeyle aşma olarak tanımlanabilecek "doluluk", Necatigil şiirini anlamada önemli bir yer tutuyor. "Sonuç" bölümünde ise incelemede varılan yargılar maddeler hâlinde sunulmuş.
Behçet Necatigil şiirini anlamlandırabilmek, kültürel bir alt yapıyı, şairin deyişiyle "şiir eğitimi"nden geçmiş olmayı gerektiriyor. Rahim Tarım'ın böyle zor bir işin üstesinden gelmiş olması, onun, Necatigil'in tanımladığı "ideal okur" ölçütlerine uygunluğunun bir kanıtı. Rahim Tarım'ın kitabı, Behçet Necatigil üzerine yapılan çalışmalara çok önemli bir katkıda bulunduğu gibi diğer Türk şairleriyle ilgili incelemeler için de bir örnek oluşturuyor.

Kaynak: Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi Haber Bülteni,
Sayı 11, Kış 2003

Yukarı


Behçet Necatigil Üzerine

Doğan Hızlan

Yılmaz Taşçıoğlu'nun Dar Vakitlerde Geniş Zamanlar-Behçet Necatigil'in Şiiri kitabında bazı bölüm başlıkları bazı bölüm başlıkları altındaki incelemeler, şairin şiirini algılama yönünde yardımcı olacak bilgileri içeriyor. Behçet Necatigil'in Şiirinin Gelişme Çizgisi'nin içinde, şairin çeşitli dönemlerdeki şiir çizelgesini bulabilirsiniz. Kitabın üçüncü bölümü Necatigil'in Şiirlerindeki İçerik, şairin konulara, temalara yaklaşımını, şiirinin ardındaki dünyayı yansıtıyor. Behçet Necatigil'i sevenler okuyacaktır. Onun şiirine yeni başlayanlar için de iyi bir kaynak kitap niteliğinde.

Kaynak: Hürriyet, 11 Mart 2006

Yukarı


Behçet Hoca, Beşiktaş'ın bütün sokaklarında ince sızıların rüzgârını estiriyor, estirecek...

Selim İleri

Onu en son görüşümü hatırlıyorum şimdi; Beşiktaş'ın Pazar yerine, balıkçılara, sebze ve salata satılan alanına çıkan küçük, daracık bir sokağında Behçet Necatigil'le son kez karşılaşıyoruz. Hayatım boyunca bu büyük ve aziz insanın, Cumhuriyet döneminin bence en önemli şairinin son anısını ince ayrıntısıyla anımsayacağım.
Ona Beşiktaş'ın arka sokaklarında, otomobillerle, kamyonetlerle yayaların bir arada güçlükle yol aldıkları dar geçitlerde sık sık rastlardım. Yüzünde hep o kırık gülümseyiş, çoğu kez elinde filesi ya da kitaplar, ya pazardan ya da Beşiktaş postanesindeki posta kutusundan geri dönerdi. Bir iki dakikalık konuşmalarımızdan sonra, ben artık başka bir insan olurdum. Behçet Necatigil çoğumuz için uygarlık aşısı, insanlık bildirisiydi.

"ESKİ SOKAK" ÖZLEMİ

Son karşılaştığımız adsız sansız ara sokaktan geçiyorum yine. Yüzünüz denize ulaşacak yöne dönükse solda yine o göze batmaz, kuytulara gizlenmiş saklanmış, nedense yapıldığından beri köhne kahve var. Oraya gelip sık sık oturur muydu Necatigil, bilmiyorum. Ama o son gün, akşam üzeri, bir çay içmek için birlikte gitmiştik kahveye. Oluşum dergisinde birkaç şiiri yayınlanmıştı 'öğretmenimizin'. Ben "Temmuz Tikleri"ni unutamamıştım. Söylediğimde utangaç gülümsemesini, bir çocuk duruluğunda bakan gözlerini, hep ince duyarlılıklara, hep kırk sevinçlere ve insanca gözyaşlarına açık tavrını hissetmiştim yine... Kendisinden, şiirinden, sanatından konuşulmasını hemen hiç sevmezdi. "Temmuz Tikleri"ni de birkaç sözle geçiştirdi. Huriye ve Behçet Necatigil, uzun yıllara dayalı, dürüst ve onurlu öğretmenlik çabalarında bir apartman katına, bir ara caddeye 'çıkmışlardı' ya, Necatigil ölünceye dek 'eski sokağı' sayıkladı. Bu, onda, çoklarınca yanlış anlaşılmış bir ahlâk sorunuydu. Geride kalanları, eski sokağın kederli insanlarını asla feda etmeyen bu soylu, aradığımız uygarlık düzeyine belki de en yakın ahlâk tavrını, çoklarımız küçükburjuva duyarlılığıyla adlandırmaya çalıştı. Ne kadar da yanlış! Yeniye karşı olmadığı gibi, eskiyi unutmamaya gönül vermiş usta şairimiz Behçet Necatigil, Beşiktaş'ın bütün sokaklarında şimdi ve sonra hep ince sızıların rüzgârını estiriyor, estirecek...
Başka şeyler de anımsıyorum tabiî: Onun herkesçe bilinen yeldirmeli Barboros Bulvarı şiirini. Sözgelimi o şiiri. Ama bir sanatçıyı, o sanatçının gezdigi, yaşadığı, içinden duyumsadığı semtleri karalamaya uğraşırken, daha çok bilinmeyenlere yer vermek gerekir kanısındayım.

"SÜSLÜ KARAKOL DURAĞI"

O kadar yakındığı, içini döktüğü ara caddedeki apartmanın katındaydık: Behçet Necatigil'in küçük odasında. Yıl 1973 olmalı ya da daha eski bir zaman. Penceresinden görünen Süslü Karakol'a bakıyor ve aziz öğretmenime, her zaman olağanüstü bir sinema filmi çıkacağına inandığım güzel radyo oyunu "Süslü Karakol Durağı" için bir şeyler söylüyordum. Sessizliklere, olur olmaz utançlara, duyarlı çekingenliklere açıktı bütün konuşmalarımız. Yüzünüze bakmazdı Necatigil, gözleri hep birkaç santim üstteydi sizin gözlerinizin. Ve ben bu eve, bu küçük odaya her gelişimde inancın kutsal bir köşesine uğramış kadar ürpertilerle dolardım.
Şimdi yıkılmaya yüz tutmuş, orta katı çökmüş, dört bir yanını yaban incirlerle otların bürüdüğü Süslü Karakol'u eliyle işaretlemiş, söz konusu radyo oyununu yazmak için, oradaki çeşmenin sesini durgun ve gürültülerden arınmış gecelerde dinlediğini, sesin nerelerden işitildiğini saptadığını söylemişti. Bu çalışması için taslaklar çizmişti üstelik.
"Süslü Karakol Durağı" oyununu okuyanlar, Necatigil'in yaşadığı semtlere, o semtlerin mimarisine bir ruh kattığını hemen fark edeceklerdir. Semtler, özellikle de Beşiktaş, onda kuru kuruya mimari olmaktan çıkıp, içli yaşantılara sızar. Bu şiirin mimariye etkimesi, mimarinin gözeneklerine aksamasıdır sanki. Yalnız Beşiktaş'ı değil, taa Sinanpaşa'ya kadar uzanan bir çizgide bütün 'orta halli' semtler Necatigil'in sanatçılığına ışık tutmuş gibidir. O, kendi duygu ve düşünce dünyasını semtlerimize açmayı bilmiş, oralarda hayatı aramıştı. Fakat son yılların hiçbir düzene dizgeye dayanmayan kentleşmesi Necatigil'de bir iç acısı oluşturdu: "Bir kazı makinası / Kapakları açılır / Molozlar / Arasında nasılsa / Bir mozaik. // Boşalan taş toprak / Arasında nasılsa / Görülür görülmez / Bir yanlızlık / Parlar pusuda bakılsa."
Şimdiler Beşiktaş'ın cumartesi pazarı, Ihlamur eteklerine çekildi. Daha bir yıl önce, evinin bitişiğindeki dik merdivenlerden çıkarken görmek olasıydı Behçet Necatigil'i. Bir konuşmasında, günün birinde yeniden ziyaret ettiğimiz sokaklarda tarihsel değer taşıyan şu ya da bu yapıyı bulamadığımızı belirtiyor; üzülüyordu. Bizse, ne yazık ki, Beşiktaş'ta bir yıldır Behçet Necatigil'i bulamıyoruz.

YEDİ KULEDE GEZİNTİLER

Küçük çalışma odasına bütün hayatını taşımıştı bu usta şair. O hayatta okumak, yazmak ve insan duyarlığına hep açık olmak vardı. Bazen bu küçük odadan kaçılır, hangi dürtüyle kestirilemez, Yedikule'ye uzanan bir gezintiden kırık, kuyumcu titizliğinde şiir doğardı: "Küçük kent kapıları, sur dibi dükkânlar / Her zaman olmalıdır. / Yolları nasılsa oralara düşenler / Eskilerin durduğu bir zaman olmalıdır." Yedikule'nin bu gününü yaşayanlar, 'eskilerin durduğu' zamanı pek acıklı bulacaklar. Oradaki sur dibi dükkânlar, kendi dönemi ve koşullarıyla ortaya çıkmış çalışma ahlâkının erdemlerini taşıyan güzellikler değil şimdi. Bitik, zamanı dolmuş, yeniye karşı yenik düşmüş, çalışma ahlâkının erdemlerinden bize gelecek vaat ederken ansızın göçmüş şeyler... Bütün bunlar 'hüsrandı' Behçet Necatigil'de.
Tıpkı çalışma odasındaki sayısız kitabın bir hatırlanışta, herhangi bir anışta açılıp kapatılması gibi. Aziz Efendi'nin eski yazı "Muhayelât"ını, Cemil Süleyman Alyanakoğlu'nun "Siyah Gözleri"ni odasındaki kitaplığın raflarından çekip gösterdiğini, eski edebiyat yapıtlarımıza nankörlüğümüzü içli bir üzüntüyle söylediğini de anımsıyorum.

"YAZLIK BAHÇE"

"Fasıl heyetleri olan / Yazlık bahçeler vardır, / Varyeteler, oyunlar oynanır, / Zengin işi. / Varlıklı yerlerden uzakta, / Eski bir arsadan bozma / Bizimkisi. / Bu dediğim bahçede / Geceleri rüzgâr çıkıyor. / Evler cehennem gibi / Durulmaz, oturulmaz. / Sıcakta bunalmış milleti, / Bahçe kendine çekiyor. / Bu dediğim bahçede / Sinema oynatıyorlar. / Kurudukça insanların / Damakları, dilleri, / Gazoz patlatıyor, ağız ıslatıyorlar. / Hovardadır bu bahçenin gençleri: / Lâf atıyor, cigara fırlatıyorlar. / Karanlıktan istifade, / Gençler kaynatıyorlar." Necatigil'in "Yazlık Bahçe" adlı bu eski şiiri, bilmem Beşiktaş'ın hangi açıkhava sineması için söylenmişti. Fakat ben, ilk gençlik döneminde gittiğim Kamburun Bahçesi'ne benzetirdim "Yazlık Bahçe"yi. Varyeteler daha o zamandan elayak çekmişti; lüks gece lokallerinde eğleniyordu zenginler. Şu onbeş yirmi yıl içinde de yazlık sinemalar birer ikişer yok oldu. O bıçkın delikanlılar, gecenin sıcağına katlanamayıp sokağa, açık hava sinemalarına, semt çay evlerine sığınan aileler şimdi hayatımızı betimlemiş bir iki sanatçının yaptıklarında yaşıyor, hâlâ. İşte Necatigil, semtlere eğilirken yaşamı insanca kılan özellikleri öne çıkarıyor, bize, gitgide yitirdiklerimizin ardı sıra belirecek tehlikeleri işaret etmek istiyordu. Sonunda semtleri bırakıp, tehlikenin kendisini yazdı. "Türkiye Atlası"nı anmadan geçemeyeceğim: "Kimi dev yatırım, özel sektör / Kimi dağ köylerinde çerçi olduğu. / Yükselir bir yapı gökdelen binlerin / onda bir görülmez harcı olduğu. / Koltuk altında haç kimiler / Varmadan bir kutba, geçmeden bir çölü / Çoklayın, düzen kocalarının / Ne kolay hacı, hancı olduğunu. / Ve çiler yazarlar, makara çekerler / Binlerin o birlere borcu olduğu." Çoklarının ileri sürmeye çalıştığı gibi yaşamdan, yeni ve zorunlu değişimlerden kaçmıyordu Behçet Necatigil. Tersine, yanlış bir kentleşmenin, çarpık bir iktisat anlayışının bizi sürüklediği uçurumları söylüyordu. 'Eski sokakla' bir apartman dairesinde yaşanmış 'temmuz tikleri' arasındaki sonsuz gelgiti bu yüzdendi.
Semtler onda hep bir apartman dairesinde noktalanıyor. Eski sokağın özlemi varsa, bu o sokağı kendi uygarlığından koparıp bir apartman dairesinin doğasız, soluksuz ortamına atıverdiğimizden...

MANAVLAR VE KASAPLAR

Şimdi almış başımı, Beşiktaş'ın dörtbir yanında Necatigil'i özlüyorum. Manavlar ve yine kasaplar. Çarşıda hep tezgâhlar kurulu. Tabiî birçok şey değişmiş. Örnekse lüks mobilyacılar, vitrininde şekerden bebekleriyle cicili bicili pastaneler var burada. Ama hâlâ değişmeyen bir gerçekliği, taa "Arada" kitabından duyuruyor Behçet Necatigil: "Çarşılarda bir şey / Biz pek aramazdık çocuklar olmasaydı. / Kasaplarda manavlarda bazı yorgun kadınlar / Hep de tenha saatleri seçerler / Sonra yavaş bir sesle / Çocuk için hasta kaç gündür yemiyor / Biraz et biraz meyva isterler."
Her yazı dizisi, değişik kişilerce de yazılmış olsa, birtakım kalıplara yerleşiktir. Fakat ben, Behçet hocanın yaşadığı semtlerde, onu tanımış, onunla aynı çağda yaşamış olmanın sonsuz onuruyla gözyaşı döktüğümden bu kalıplara ille bağlanmak ihtiyacını duymadım. Ve sessizce merdivenlerden inerken ve yaşadığı son evin önünden geçerek Ihlamur eteklerindeki yeni pazar yerine doğru yürürken, geçen kışı, o rüzgârlı aralık gününü, hep sessiz, hep içe dönük bir cenaze törenini aklımdan çıkaramıyorum. "Eski Sokak"la "Temmuz Tikleri"ni güzellikle bağlanmış bir şiirin son sözleri gibi düşünüyorum. Ve hâlâ Beşiktaş'ın daracık bir sokağında Behçet Necatigil'le karşılaşıyoruz: Onu ne çok özlemiş olduğumu hissediyorum. Bu kez nedense elini öpmek istiyorum.

Kaynak: Milliyet Sanat Dergisi, Aralık 1980

Yukarı


Çocukları Anlatıyor: Behçet Necatigil

Selma Esemen – Ayşe Sarısayın

Babamızı anlatmak. Kolay değil bu. Ölümünden bu yana 4 yıl geçti. Zaman geçtikçe belleğimizden uzaklaşacağı yerde güçleniyor, daha çok gerçeklik kazanıyor. Onu daha iyi anlamaya başlıyoruz belki de. Bazen ona şiirleriyle ilgili sorular sorduğumuzda verdiği yanıt gibi: "Yirmisinde mi erken, otuzunda belki."

Selma Esemen - Beşiktaş, Camgöz sokağında ufak ahşap bir ev. Bütün duvarları kitaplarla çevrili bir tavanarası odası. Pencere önünde bir masa, üzerinde kağıtlar, Birinci paketleri, dibinde telvesi kalmış bir kahve fincanı. Sıcak, çok sıcak bir yaz günü. Babam masanın başında bir taburede oturmuş, odaya dolan güneşe aldırmaksızın çalışıyor.
Sonra yine aynı odanın açıldığı ufak holde merdivene doğru uzanan, bana nedense en az onun odası kadar esrarengiz görünen geniş bir raf. Üzerinde kahve, şeker kavanozları, bir ispirto ocağı, mavi ispirto şişeleri, çok eskilerden kalma porselen bir kahve tepsisi. Babam elinde cezvesi, ispirto ocağında kahvesini pişiriyor. Babama ait ilk anılarım bunlar.

Ayşe Sarısayın - Küçük ahşap bir ev var, 4-5 yaş anılarımda. Babam çalışırken odasına çocukluğun verdiği umursamazlıkla en rahat girebilen bendim sanırım. Beni gördüğünde kağıtlara eğilmiş yüzünde yarı sevecen, yarı kızgın bir ifade belirir, masanın çekmecesinden çıkardığı bir paket çikolatayı bana uzatırdı. Tamam, artık gidebilirdim. Yüzümde bir zafer ifadesiyle aşağı indiğimde annemin kızgın bakışlarıyla karşılaşırdım: "Yine mi babanı rahatsız ettin?"

Esemen - 1957 yazıydı. Annem çalıştığı okul tarafından bir ay için Almanya'ya gönderilmişti. Babam, anneannem ve ben kalmıştık evde. İlk o zamandı sanırım Sarman masallarının ortaya çıkışı. "Sarman Almanya'da"ydı ilk masalın adı. Çok uzun bir masaldı, annem dönünceye kadar sürdü. Sonra da başka serüvenleri geldi Sarman Kedinin. Bu serüvenler, kardeşim masal dinleyecek yaşa gelip onun "Cimbil Fare"si başlayınca sona erdi.

Sarısayın – Akşam yemeklerinde babamın bana anlattığı bir masal vardı: Cimbil. Küçük farenin yeni ve ilginç öykülerini dinleyerek yerdim yemeğimi. Bir yaşgünümde postacı bana Cimbilden kocaman bir çikolata getirdiğinde Cimbil iyice gerçeklik kazanmıştı kendi eliyle, üstelik imzasıyla hediye gönderiyordu bana. Artık inanmamak mümkün müydü Cimbilin gerçekliğine? Sonra Cimbilin bir masal kahramanı olduğunu anlayacak yaşa geldim. Babam bir seyahate çıkıyordu. Oyuncak bir fare alıp, üzerine "işte Cimbil" yazarak valizine sakladım. Birkaç gün sonra babamdan hâlâ sakladığım şu mektup geldi: "Seni gidi seni / Korkuttun beni / işte farenin resmi!"

Esemen - Camgöz sokağında geçirdiğimiz çok soğuk bir kışı anımsıyorum. Daracık sokağın karlarla kapandığını, günlerce evden çıkamadığımızı. 5-6 yaşlarımdaydım. Akşamları bir odanın içinde sobanın ateşiyle ısınırken can sıkıntısıyla yalvarırdım: "Ne olur baba, danaları oynasana!" Kalkar, isteğimi yerine getirirdi beni eğlendirmek için. Anlamsız bir nakarattı: "Danaları danaları söylemeli / Şıkır şıkır, şıkır şıkır oynamalı." Birkaç adım atar, parmaklarını şıkırdatırdı. Nedense çok sevinirdim. Belki de sessiz, içine kapalı kişiliğinden hiç beklenmeyen bu hareket şaşırtırdı beni. Çok sonraları da onun ciddi görünümünden beklenmeyen renkli ve coşkulu çıkışları beni hep hayrete düşürmüştür. "İşimiz gırgır" diye dolaşmaları evin içinde, Redkit, Gırgır okuyuşları, "Yazdık, falanca sayfada" diye keyifle söylenişleri, yanlışlara, dikkatsizliklere "Her şeyin başı fizik" diye kızışları, surat asışları, odasına kapanışları, bir TV programım ilgisiz seyrederken birden çocukça neşelenişleri. Sonra içki sofralarındaki keyiflenişleri dostlarıyla, bazı akşam yemeklerinde anneme o gün yaşadıklarım anlatışı uzun uzun, yeni yazdığı bir şiirini okuyuşu... Onu biraz şaşkın, biraz hayran izlerdim.

Sarısayın - Sıcaktan bunaldığımız yaz geceleri biraz olsun serinleyebilmek için deniz kenarındaki çay bahçesine veya yazlık sinemalara giderdik. Bazı filmlerde ağlayışlarını anımsıyorum babamın, ya da komik bir filme kendini kaptırıp çocuklaşarak. "Ayşe, bak" diye beni dürtüp kahkahalarla gülüşünü. Dönüşte yollarda durup sigara paketlerine bir şeyler karaladığını, ya da evlerden birinden yükselen bir şarkının sözünü diline dolayıp yol boyu mırıldandığını, bu sözün çağrışımlarıyla gözlerinin daldığını. Onun bu aşırı duygusallıklarını yakaladığımızı sezdiğinde hemen değiştiğini, kabuğuna çekildiğini anımsıyorum. Ve evde çok sık söylediği şu mısraı: "Susanlara hiçbir şey sormayınız!"

Esemen - "Çocuklar gıdasız kalmasın!" Belleğimde en çok yer eden sözlerden biri de bu. Belki kendi çocukluğunun hastalıklarla. sıkıntılarla geçişiydi bu saplantının nedeni. "Bizim çocukluğumuz / Karanlık paslı..." Hastalıklarımız sırasında tedirgin ve sinirli olurdu. En çok bizim sevdiğimiz yiyecekler alınır, her şeyin en iyisi bize yedirilirdi. "Çarşılarda bir şey / Biz pek aramazdık çocuklar olmasaydı."

Sarısayın - Camgöz sokağındaki küçük evden cadde üzerindeki bir apartman dairesine taşındığımızda ben 8 yaşındaydım. Babamın o eski evle ilgili duygularını çok sonraları anlayabildim. "Küçük ahşap bir dizi evlerdi / On yıl önce o sokak. / Sonra geniş caddelere çıktık / Apartman - sizden uzak." O küçük evde yaşarken algılayamadığım birçok şeyi babamın şiirlerinde görebildim. "Girer miydi evinize, yer miydi miydi / Turfanda bir meyve, iyi bir besin / Kalın kağıtlarda çöplerimiz / Çocuklar görüp imrenmesin!" Ablamla bana yedirilen çikolataları, muzları, çocukların sevdiği bütün güzel şeyleri o sokaktaki diğer çocuklarla paylaşamamış olmanın acısını en çok bu şiirlerle duydum yüreğimde. Babam o sokağı, o insanları hiçbir zaman unutamadı sanırım. "Bilinmedi, ne çare, sizdendik / Yalnız biraz daha iyi yaşamaya özlemli. / Şimdi aynı uzaklık, aynı utanç, / Düşündükçe o sokağı, o evleri."

Esemen - Sabahları babamla okula gidişlerimizi anımsıyorum. Evde en erken kalkanın o olduğunu, çayı hazırlayıp bizi kaldırıncaya dek sabırla uğraştığını. Babam, kardeşim ve ben yola koyulurduk. Babam en önde koşarcasına yürürdü. Bir yandan da bir nakarat tuttururdu: "Şap gibi yandık, geç kaldık!" Bazen karlı kış günlerinde kaymamaya çalışarak, bazen kaldırımlara park etmiş arabalara söylenerek ilerlerdik evden durağa kadar. Çok sonraları yazdı bunun şiirini: "Sokaklarda gerçeğin yüzleri / Park etmiş kaç yüz kaldırımlarda / Bir yol / Bulmaya çabalar arabasız."

Sarısayın - Babamın ölümünden birkaç yıl önce, çok istediğim bir şey gerçekleşti; onun karşı çıkmalarına rağmen eve bir kedi aldım: Mıcır. Babam, Mıcır'ı getirdiğim için bana kızıyor, ama onu çok da seviyordu, ikisinin arasında özel bir ilişki oluşmuştu sanki. Mıcırın koridorda oturup kapı aralığından kendisini gözetlemesinden şikayet ediyor, akşam yemeklerinden sonra onunla oynarken, "Ne yapalım. oynamak gerek bu gariple" diye söyleniyordu. Mıcır'ın varlığı ona hep acı verdi galiba. "Bir kedi akşamlar inerken / Durgunlaşır insan gibi, / Karnı tok, ama bakar üzgün / Açık kapı önünde gözleri gözlerimde / Sanki ben kapadım onu bu betonlara / Beni sorumlu tutar."

Esemen - Bütün anılarım dönüp dolaşıp aynı vere geliyor. Babam masasının başında, ağzında sigarasıyla çalışırken. O çok zor alıştığı apartman dairesindeki uzun koridorun bitiminde yer alan çalışma odası. Yine kitaplar, raflara iliştirilmiş kağıtlarda notlar, kitapların önünde ufak şişeler, içlerinde raptiyeler, çiviler, düğmeler. Genellikle çalışırken yasak olan bu mekân, bana çok cazip görünürdü. Odanın kapısını aralar, ondan gelecek davetkâr bir bakışı sessiz, çekingen beklerdim. Yakaladım mı da süzülüverirdim içeri. Gözlüklerinin üzerinden şöyle bir bakar, daktilosunu tıklatmaya devam ederdi. Elimi sürmeden oraya buraya göz atardım. Biraz fazla kaldım mı "Ne yapıyorsun Selma?" derdi. Bu, "Çık, git artık" anlamına da gelebilirdi yerine göre. Anlardım. Gülümser, çıkardım.

Sarısayın - Çalışırken babamı rahatsız etmememiz gerektiği, annemin bize ilk öğretmeye çalıştığı şeylerden biriydi. Ben, önceleri evin en küçüğü olduğum için uyamadım bu kurala, büyüdükten sonra da onunla birkaç dakikayı yalnız olarak paylaşmak isteği ağır bastı hep. Akşam yemekleri ailece paylaşılıyordu, oysa o ayaküstü konuşmalar yalnız ikimize aitti. Böyle düşünüyordum. Akşamları okuldan döndüğümde, koridordan onu masasının basında otururken görürdüm. Mıcır'la birlikte odaya girip kısaca o gün olup biteni anlatmak, babamın bir-iki kelimelik soruları, bazen yeni gelen kitap ve dergileri elime tutuşturması ve "Artık git" diyen bakışları. Hepsi bu kadardı. Ama benim için çok, çok güzeldi.

"Geldiklerinde gözleri önünde / Anıları yazıları önünde / Kışlar yazlar serince / Açık kapı. / Kaldırır başını koridor boyunca / Ölü gözü ampul / Gülümser yüzünde. / Bir kâğıt günleri bir kalem elinde / Bekler dönüşlerinizi / Hep böyle hatırlayın / Günü dolup ölünce."

Kaynak: Gösteri Dergisi, Mart 1984

Yukarı



Behçet Necatigil'in kâinatı buna karşılık daha derlitoplu, daha somut, ama şiirsel derinliği daha az değil. O, titiz bir dize kurma ustasıdır, böylece de, en uç modernliğine ve özgünlüğüne karşın, Necati'den Şeyh Galib'e büyük divan şairlerinin muhteşem dize sanatlarında derin kök salmıştır. Bu bağlılığını göstermek için, Gönül olan soyadını, Necati soyundan anlamına gelen Necatigil olarak değiştirmiştir. Onun şiiri, inceltilmiş dize sanatıyla uyum halinde, sıradan insanın yaşamındaki sözde küçük, her gün yeniden karşılaşılan, dolayısıyla önemli sayılması gereken tasaları ve aykırılıkları kavrar: "Bir yanı var ömrümüzün kırık / Farlar büyültür gecede".
Onun yapıtı bir >divan< oluşturur, ama saray yaşamının ve saraylıların hayal dünyasının değil, milyonluk kent İstanbul'daki semt insanlarının yaşam divanını, aynı zamanda modern ve tarihsel. Yaşamı, düşünüşü ve duyuşuyla yapıtı arasında böylesine derine giden bir örtüşme sergileyen bir ikinci şair belki de yoktur. Necatigil, aynı zamanda biçim tasası olan dilsel sanat eseri ustasıdır. Divan şiirinin hassas ve sağlam dize anlayışını, modern yaşamın değişken, kararsız satırıyla, geçmişin iç huzurunu zamanımızın huzursuz hızlı yaşamıyla etkileşime sokuyor. Kendi geleneği karşısındaki bu modern tavrıyla Necatigil gerçi bir akım oluşturmadı, ama Turgut Uyar (1927-1985) ve Hilmi Yavuz (doğ. 1936) gibi kendinden genç önemli şairlerin, divan geleneği karşısında tavırlarını ve onların şiir anlayışlarını etkiledi.

Alıntı: Yüksel Pazarkaya – Die Wasser sind weiser als wir / Sular Bizden Akıllıdır. Çağdaş Türk Şiiri. İki Dilli. Schneekluth / Münchener Edition: Münih, 1987. 408 s. (Alıntı s. 396d.)

Behçet Necatigils Universum hingegen ist überschaubarer, konkreter, aber nicht von geringerer poetischer Tiefe. Er ist der Meister des subtilen Versbaus und damit, trotz höchst moderner Eigenständigkeit und Originalität, tief verwurzelt in der großartigen Verskunst der höfischen Meisterdichter von Necati bis Şeyh Galib. Um Necati zu huldigen, tauschte er seinen bürgerlichen Namen Gönül gegen Necatigil aus, was soviel bedeutet wie vom Geschlechte Necatis. Sein Gedicht erfasst, in Übereinstimmung mit der verfeinerten Verskunst, die scheinbar kleinen, täglich wiederkehrenden, daher eminenten Sorgen und Unstimmigkeiten im Leben des kleinen Stadtmenschen: "Eine zerschlagene Seite unseres Lebens / Die Scheinwerfer vergrössern sie in der Nacht".
Sein Werk stellt einen >Diwan< dar, doch nicht den des höfischen Lebens und der Phantasiewelt der Höflinge, sondern einen Diwan des Lebens des Stadtteilmenschen in der Millionenstadt Istanbul, modern und historisch zugleich. Es wird wohl kaum einen zweiten Dichter geben mit einer solch tiefreichenden Kongruenz zwischen seinem Leben, Denken, Fühlen und seinem Werk. Necatigil ist gleichsam der Meister des formbewussten sprachlichen Kunstwerks. Das präzise und stabile Versverständnis der Diwandichtung bringt er in Wechselwirkung mit der variablen, instabilen Zeile des modernen Lebens, die Seelenruhe der Vergangenheit mit der Schnellebigkeit unserer Zeit. Mit diesem modernen Verhältnis zur eigenen Tradition gründete Necatigil zwar keine Schule, beeinflusste jedoch bedeutende jüngere Dichter wie Turgut Uyar (1927-1985) und Hilmi Yavuz (geb. 1936) in ihrem Verhältnis zur Diwan-Tradition und in ihrem dichterischen Selbstverständnis.
Aus: Yüksel Pazarkaya – Die Wasser sind weiser als wir. Türkische Lyrik der Gegenwart. Zweisprachig. Schneekluth / Münchner Edition: München, 1986. 408 S. Zitiert aus dem Nachwort S. 396f.

Yukarı



Kızgın asfaltlarda bir derviş

Doğan Hızlan

Size her an alçak gönüllülüğü hatırlatan bir duruş. Hafif küllü Birinci sigarasının takılı kaldığı bir ağız. Kesik kesik, es'lerle dolu bir konuşma.
Behçet Necatigil'in portresini bir çizere anlatsam bunu derdim. O çizgilerin içine sığdıracağı ruhu onun çizeceğini, benim de anlatabileceğimi sanmıyorum.
Yapıtını okuduğum her insanın kişiliği bana lezzet vermemiştir. Metniyle baş başa kalmayı yeğlemişimdir. Necatigil, bunun istisnasıydı. Onu görmek sormak isterdim.
İlk başladığım her şeyin önsözüydü sanki. Ne zaman bir günlük gazetede sayfa düzenleme işine girişsem, ne zaman bir derginin ilk hazırlıklarının hummasına tutulsam, gideceğim tek kapı onun Camgöz'deki ahşap şiir sarayıydı. Beşiktaş'tan yukarı çıkarken iki katlı bir ev. İkinci kata çıkınca size kimi zaman tedirgin, kimi zaman sevecen bakan kitaplar, dergiler. Belki Necatigil'in ruh halini artık sayfalarına sindirmişler.
Kabataş Lisesi'nde onu görmeye gittiğimde birdenbire şaşırmıştım. Çekingen duruşu, benim sesimi kısmama neden olmuş, bir çilehanede bir dervişi ziyarete gittiğim duygusuna kapılmıştım. Usta bir şairden çok, ilk şiir karamalarını günışığına çıkarmak için uykusuz geceler geçiren bir müptedi ile karşı karşıya kaldığınızı sanırdınız.
Meğer ki her büyük sanatçının tavrı buymuş. Görünce, okuyunca anladım.
Varlık Dergisi'nin kuruluşunun 20. yılında İstanbul Erkek Lisesi'nde düzenlenen bir edebiyat matinesine gittim. Evler kitabını imzalatacaktım. Evler'deki sorumluluğu, hüznü, kaytarmamışlığı ne çok sevmiştim. İmzalattım. Artık ondan sonra her kitabı imzalatacaktım. Sonra da bir gün gelip çatacak, yazıma Necatigil'in bendeki ilk imzasız kitabı cümlesini anısına bir ağıt gibi yazacaktım.
İçtenlikle laubaliliğin sınırında onu evinde rahatsız ettiğim geç saatlerin anısı birikiyor. Gece onbuçuklarda kapı çalıp bir konuşma için saat hırsızlıkları suçunu işlemek. Televizyon programı için yaz sıcaklarında onu Nüzhetiye Caddesi'nde bir apartman katına sıkıştırmak. Sevdiği için her şeyi severek yapardı. Okumada, yazmada yüksünmenin, usanmanın lafı olmazdı.
Nasıl şiir yazardı? Benim gördüğüm, benim tanık olduğum bir şiirin ulaşması, bir başyapıtın doğum sancılarına katılmış bir kişinin coşkusunu yansıtırdı.
Tepebaşı'ndan aşağıya inerken soldaki kahveye baktınız mı? Tahta sandalyeleriyle, bordo renkli çay tabaklarıyla tam bir semt kahvesi. Bastığınız yer de toprak. Necatigil, kurşun kalemle eski yazıyla birkaç not alıyor. Güneş garip bir bitişle sönecek. O zaman Necatigil, sapsız çantasını alıp Samatya'ya doğru gidecek. Şiir mayalanmayı bekleyecek, yeniden tıraşlanacak, bir gece göbeği kesilip altına tarih konup, B. Necatigil imzası ile birlikte bir dergiye gönderilecek.
Yeni doğmuş bir şiir, sapsız çantadaki yerini aldı ve şairiyle birlikte Yedikule Safa Lokantası'na ulaştı. Cumartesi akşamıdır. Ali Tanyeri ile Kamuran Şipal bekliyordur "Hoca"yı.
Betebeli küçük bahçedeki havuzun başında belki bir şiirden birkaç dize okunacak, belki de divandan Batı şiirine kadar, gani şiir sultanlığından bir kişi masaya konuk olacak. Olmayabilir de. Es'lerle biten bir geceye hazırlık olun.
Divançe'nin çıktığı gün. Çevirmen Mahmut Kıratlı'nın ana okulunun bahçesi. Behçet Necatigil, Kamuran Şipal, Ali Tanyeri ve ben. Hoca'yı küçük küçük sorularla sıkıştırıyoruz. "Ben bundan önce yazdıklarımı inkâr ediyorum" diyor. Yeni Gazete'nin sanat sayfası için çarpıcı bir konuşma. Pazar sabahı gazeteye koşuyorum, yazının kurşun kokuları arasında sayfaya girişinin tadına doyamıyorum.
Hemen bir telgraf yıldırım telgraf.
"Sayın Behçet Necatigil,
Cumartesi akşamı yaptığınız konuşmayı dizgiye verdim. Eğer düzeltmek istediğiniz yerler varsa, sizi gazetede bekliyorum.
Saygılar, Doğan Hızlan."
O telgrafı alınca nasıl güldüğünü düşünebiliyorum. İçinden bana kızdığını şiir tanrısı adına da beni bağışladığını biliyorum.
Sevgilerde; onun kitaplarından yapılmış bir seçki. Seçmeyi yayınladım bir de önsöz yazdım. Cumartesi akşamı, kitabın çıkışını izleyen ilk hafta sonu, evinde yemekteyiz. Fethi Naci, Edip Cansever, Hilmi Yavuz, Rauf Mutluay, geceden göz belleğimde kalanlar. Huriye Hocahanım'ın -Huriye Necatigil'e öyle deriz- güzel yemeklerine adım attığımız anda, elinde bir kâğıtla ayağa kalkıyor hoca ve hepimizi teker teker özelliklerimizle anlatan bir gazel okumaya başlıyor. İçten dışa, dıştan içe bunca özelliğimizi şiirce dinlediğimiz tek gece.
Hep öyle yaşadı, öyle öldü. Kimseyi tedirgin etmek istemezcesine. Şiirden başka hiçbir şeyi değerler dünyasına koymadı. Öyle oldu. Ölüm ilanında "Şair Behçet Necatigil," yazılıydı.

Kaynak: Hürriyet, 3 Ocak 1988

Yukarı


Behçet Necatigil / Ölümünün 10. Yılı

Necatigil'in şiirinde ses ve söz

Mehmet H. Doğan

Garip şiirinin bir özelliği de, kendinden önceki şiirin alışılmış, ağdalı söyleyişine karşılık sade, yalın bir dil kullanmasıydı. Orhan Veli, Garip'in önsözünde, "Basitlikle iptidailik, ikisi de, sanat eserine hakiki güzelliği getirirler" diyordu. Kısalık, yalınlık, özsöz giderek o şiirin tek belgesi durumuna geldi. Yeni bir şiir dili olarak, şiirimizde önemli bir devrimin gerçekleştirilmesinde büyük katkısı olan bu özellik, şiirin özüne de sıçrayınca zararlı bir ögeye dönüştü. Ağacın içindeki kurt gibi Garip şiirinin ölümünü getirdi. Özde, içerikte sadelik, hafiflik olarak algılanmaya başlayınca şiirin içi de boşalmış oldu.
Behçet Necatigil, 1940 Şiiri üzerine bir yazısında bunu şöyle söylüyor: "O şiirin eskiyen kısmı, sadece bir tespit, bir tarif, bir enstantane olarak bir zaman parçasını, bir an'ı gösterdi... Geçici bir yaşama sevinci, günlük notlar gibi eter uçuculuğunda bir temel o şiiri çıkmaza götürdü.
Garip şiirinin usta şairleri, başta Orhan Veli, bu tehlikenin farkına kısa zamanda vardılar ve şiirlerine yeni çıkış yolları aradılar. Böylece kendi şiir çizgilerini de başkalarından ayırarak kalınlaştırmayı bildiler.
Necatigil de, Garip şiiriyle kısa bir yol arkadaşlığından sonra kendi yolunu tuttu, ama bir farkla: Kısa, yalın, sade söyleyiş, onun şiirinde sonuna kadar temel ögelerden biri olarak kaldı. Ne var ki, başlangıçta bütün şairlerce, eski şiire bir tepki, bir başkaldırı olarak başvurulan sezgi halindeki bu yalınlık, sadelik ögesini Necatigil bilinçli olarak geliştirmeyi, onu öykünülmesi güç, öykünülünce sırıtan, kendine özgü bir şiir dili haline getirmeyi bildi. Sonunda "Necatigil Şiiri" gibi güzel bir ada çıktı ortaya.
Şiirin araç ve gerecinin dil ve sözcükler olduğunu çok iyi bilen bir şair olarak Necatigil, baştaki yalınlığın, sadeliğin bir amaç değil, ancak gerçek şiire varma yollarından biri olduğunu da göstermiş oldu böylece. Nitekim çok sonraları, 1973'te, "Yalın şiir, bilgiden yoksun şiir, tek yönlü şiirdir. Oysa şiir, kesin bir açıklama, bir bildiri değildir; şaşmaz doğru, doğrultu değildir, tek yön değildir. Dilediğimiz yollara, yolculuklara açık, çeşitli yönlerdir, türlü doğrultulardır" diyerek "yalın" sözcüğünün başlangıçtaki dar algılanışına karşı çıkacaktır.
Anlayabildiğim kadarıyla, Necatigil'in şiiri, sözcüğe, sözcüğün kullanım ve anlam zenginliklerine, olanaklarına, kimi yerde susmalar olarak beliren ses ögesine dayanıyor. Sonuçta, "Ben mum alevinde pervane gibi hep aynı odakta yazdım şiirlerimi" dese bile, bir tek odakta yazılan bu şiir, tekdüzelikten uzak, "Ben"in içindeki o koskoca dünyayı bütün zenginliğiyle ortaya koyuyor.
Bunu nasıl yapıyor şair?
Bir şiirinde şöyle söylüyor:
"Bilmem sizde olur mu, yadırgarım bazan / En bilinen sözcükleri / Örnek: Gömülmek, gömü / Birini anlıyorum, bir servet mi öteki?"
Sözcüklere, ilk bulundukları günkü gibi yabancı, uzaktan bakabilmek: Sözcüklerin içinde gizli anlam olanaklarını yakalayabilmek. Onun, şairin gizlerinden biri budur. Bir dizede bir sözcüğün değişik anlamlarını sezdirecek biçimde kullanılışı, şiiri değişik biçimlerde okuma olanağı sağlar. Örneğin, son şiirlerinden birindeki şu dizeler: "Ömrümüz süredursun / Hayallerin peşini." Birinci dizede geçmek anlamında kullanılan "sürmek" eylemi, ikinci dizenin okunmasıyla "izlemek, ardından gitmek" anlamlarını da kazanarak değişik bir okuma olanağı sağlar bize. Yine, "Belki hepsi sizin gibi / Yalnız kediler" dizelerinde, "yalnız" sözcüğünü sıfat anlamıyla mı alacağız, yoksa belirteç anlamıyla mı, ortada kalırız; sıfat anlamıyla alırsak kedileri nitelemiş oluruz, belirteç anlamıyla alırsak "kediden başka bir şey değiller" gibi değişik bir anlama varırız.
Sınıf Değiştirmek adlı şiirin iki dörtlüğünde sınıf sözcüğünün iki anlamda nasıl kullanıldığını görelim:
"Önemli mi geçmemiz
Kalalım
Sınıfımızı seviyoruz
Yeter ki çalışalım.
Üste
Burada duralım
Çıkan çıksın
Yeter ki alçalmayalım.
"
Necatigil'in kitap adları bile sözcüğün tek anlamlılığına bir karşı çıkış gibidir: Arada, İki Başına Yürümek, Zebra, En/Cam, Kareler Aklar, Bile/Yazdı. Arada kitabının adı için şunları söylüyor:
"İlkin ismi üzerinde duralım! Bir kere bu, arada-sırada ikizlemesinin kısaltılmışı yani bir zaman zarfı değildir. İki durum ya da şey arasında kalan; yaşanan şeylere, durumlara bölünmüş bir insanın hali belirtilmek isteniyor. Örsle, çekiç, yerle gök, hastalıkla sağlık, evle sokak arasında."
Bir başka kitabına koyduğu Zebra adını açıklayışı daha da ilginç:
"Bu kitabımdaki şiirlerle zebranın ilişkisi şu: Zebra, Afrika dışı ülkeler için, hayvanat bahçelerinde, sirklerde göstermelik bir hayvandır. Uygar ülkelerin, tel örgüler içinde, yarı alay, yarı acıma, seyrettikleri bir hayvan. Benim görüşümle her sanatçı da değişik çevreler, ortamlar için, az çok bir tel örgü yaratığıdır, terbiye edilmek istenen bir hayvandır. Olduğu yere intibakı imkansız, siyah-beyaz karşıtlıklar, paralellikler arasında tedirgin bir yaratıktır."
Düzyazılarını topladığı tek kitabı Bile/Yazdı'nın başında bu adın hangi anlamlara gelebileceğini açıkladıktan sonra, şiirinde sözcük kullanımına ilişkin önemli ipuçları verecek şu sözleri söylüyor:
"Bu beylik bilgiler; sadece, sözcükleri tek anlama almaya; akla ilk gelen, veya en yaygın anlamında kullanmaya, görmeye alışmış olanları biraz uyarmak için tekrarlandı. Bilenler bağışlasın!"
"... şiiri düşündürücü yapan şey, kimi sözcükler arasında, belki hemen görülemeyen hesaplı bir örgüdür, dikkatli bir trafiktir" diyor Necatigil.
Ölümünden önceki son dizeleri olduğu söylenen şu kısacık şiiri ilk okuduğum günden bugüne hâlâ çözemedim; çözmek de istemiyorum zaten. Her okuyuşumda başka anlama alıyor, başka tatlar alıyorum. Şiir şu:
"Çıt yok bellekte
Acı anıları ilerlere kaçırmıştır
Çocuklarını kurtaran bir anne gibi"

Şimdi, bir hastalık durumu söz konusu olduğuna göre, "acı anıları ilerlere kaçıran" bellek midir, yani "acı sözcüğü anılar'ın sıfatı mıdır; yoksa, bellek suskun olduğuna göre, anıları ilerlere kaçıran "acı" mıdır, yani bir ad mıdır acı?
Çok çeşitli okumalara aday bir başka şiir de şu:
"Bir kâğıt günleri bir kalem elinde
Bekler dönüşlerinizi
Hep böyle hatırlayın
Günü dolup ölünce."

Araya yerleştirilen "günleri" sözcüğü, "Bir kâğıt bir kalem elinde" gibi daha az şiirli bir düz anlamı bozarak şiire çok anlamlılık ve değişik okuma olanağı kazandırmış olur.
Bu çok anlamlılık ve değişik okuma olanağı kazandırmış olur.
Bu çok anlamlılık ve değişik okuma olanağı, kimi zaman da duraklamalar, boşluklar, susmalar, (-), (/) gibi işaretlerle kazandırılır şiire. Bu da bize Necatigil'in şiirinde ses'in ne denli önemli olduğunu gösterir. Necatigil, "şiirin bazı boşlukları, kopuklukları, eksikleri olursa, daha çok şeyleri aynı anda anlatabileceği" inancındaydı. "Şiir, bir sorun, bir durum üzerinde ölçülü konuşan, susunca da bizim düşünmemizi bekleyen bir olgunluktur, bir kıvamını bulmadır" derken bir başka şairle, Eugene Guillevic'le hemen hemen aynı şeyleri söylemektedir: "Şiiri şöyle tanımlayabilirim: Sessizliğin ve sözün düğünü."
Bu sessizlik bazan susma, söyleyeceği şeyden vazgeçme gibi görünür, ama sözün gerisini anlayabilmemize yetecek kadar ipucu verilmiştir aslında:
"Giderim, adım -
Bu önemli değil de
Belki başka sefere
Yaşadığımız bu kadar az."

Kimi zaman, açıkça değişik okumaları önerir bize:
"Kapamış önünü devrik bardağ
Deyişiriz: Çok erken-
Biçilmemiş ekinler yerde
Kırılmış... tır/pan."

ya da, "Daha hangi söz...deler" örneğinde olduğu gibi; ya da Zebra'da olduğu gibi.
"Zebra!
Bir sirkten ötekine gez
Dirilirim, -diriniz."

Necatigil'in şiirinde sesin önemli olduğunu söylemiştim. Necatigil hemen tamamlıyor bunu: "Şiirdeki ses ve görüntü ayarlaması, televizyondaki gibidir. Aletin içindeki çapraşık parçaların sağlıklı düzenine, bütünlüğüne, işlev uyumuna bağlıdır. Parazitleri önlemek, düz yazıda bile kullanılmayacak sözcük dizilerine karşı uyanık olmakla mümkündür. Ve parazit dediğimiz şey, okuyuşuna göre ya netleşir, yok olur, ya da büsbütün kulağı tırmalar. Şiir, okunuş yöntemini kendisi hatırlatır. Görüntü daha çapraşık bir sorun. Görüntü kavramında yalnız hayalleri, simgeleri değil, iç yapı özelliklerini de işin içine katıyorum."
Ölümünün onuncu yıldönümünde, iyi bir şair olduğu kadar iyi bir şiir eğitmeni, öğretmeni olan sevgili Behçet hocamızı saygıyla, özlemle anıyorum.

Kaynak: Milliyet Sanat Dergisi, Sayı 229, 1 Aralık 1989

Yukarı


Odası dünyadan büyük
Yetmiş beşinci doğum yıldönümünde şair Behçet Necatigil

Hilmi Yavuz

Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Hâşim üzerine yazdığı bir denemede, Hâşim'in hayatı "kasten daralttığından" söz eder ve "Hâşim gözleriyle, galiba biraz da derisiyle yaşardı" der.

"Hayatı kasten darlaştırmak!" Bu söz, sanırım, Ahmet Hâşim'den çok, Behçet Necatigil'i anlatıyor, onu betimliyor gibidir.

Gerçekten de öyledir. Necatigil, hayatını, belki de daha öğrencilik yıllarından beri, eviyle okulu arasına sıkıştırmış, sadece, çok sınırlı sayıda arkadaşları ya da dostları ile birlikte olmuş hayatını eviyle, -belki de daha doğru bir deyişle- odasıyla sınırlandırmıştır. Necatigil'in odası, onun zaten iyice darlaştırılmış olan kamusal hayatına karşı, özel hayatının içine yerleştiği alanı belirler. Ve, tuhaf bir karşıtlık çıkar karşımıza: Dünya, yani Behçet Necatigil'in kamusal hayatının gerçekleştiği alan, olanca genişliğine ve insana sunduğu sınırsız yaşantı deneyimlerine karşın, alabildiğine daraltılır ve öğretmenlik ya da öğrencilik ettiği okullarla ve bir iki kahve ya da içki evi ile sınırlanırken; oda, yani Behçet Necatigil'in özel hayatının gerçekleştiği alan, olanca darlığına ve insana sunduğu son derece sınırlı yaşantı deneyimlerine karşın, alabildiğine genişletilir. Hiç abartmadan söyleyeyim; Necatigil'in odası, Dünya'dan büyüktür.

Dünya'dan büyük bu odada hayalgücü görüntünün, imge algının yerini almıştır. Ve bu tekdüzelikte, değişmeyen eşyalar, eski ilaç kutuları, kâğıtlar, kitaplar, sigara izmaritleri ile tepeleme dolu kül tablaları (tablalardaki küllerin, kâğıttan yapılıveren külahlara doldurulması törensel bir titizlikle yapılırdı) saat, ucu iyice sivriltilmiş kurşun kalemler, odaya sığabilmek için özellikle küçük olması istenmiş metal masanın çekmecelerindeki tıkış tıkış zarflar, içinde sarı leblebilerin bulunduğu eski bir kavanoz (hoca, leblebiyle içmeyi severdi), bir bardak, votka şişesi, artık üretilmeyen ilaçların prospektüsleri (özenle saklanmış) bir kitabı paketleyecek uzunlukta, ama yumak yapılmış sicimler (kendisine gönderilen kitapların paketlenmesinde kullanılan sicimlerdir bunlar) ve kızlardan birinin (Selma, Ayşe?) ilkokul resim defterinin bir yüzü kullanılmamış olan yapraklarına yazılmış şiir müsveddeleriyle dolu dosyalar ve - yine kitaplar arasında geçen tenha yaz saatleri!

Bu görünüm hiç değişmedi. Behçet Necatigil, odasına girenlerin bile ezbere bildikleri ve yerleri hiç değişmeyen bu eşyalar arasında, saadeti eşyada, eşyanın düzeninde bularak; hayatı daraltarak, ama derinleştirerek yaşadı.

Kuşkusuz, tekdüzelikte, insanın imgelemini kışkırtan bir şeyler olmalıdır. Hep aynı şeyleri gören ve hep aynı şeyleri duyan bir insanın kendi dışındakilerle değil, içe doğru bir derinleşmeyle yaşamasıdır bu. Necatigil de odasını varlığının çeperi, bedenin derisi gibi yaşadı. Odası, varlığının sınırıydı onun...

Demek ki büyük şair olmak için büyük hayatlara gerek yoktur. Sadece Haşim midir hayatı kasten daraltan? Mallarme de öyle değil midir? "Dünya, bir kitap olmak üzere vardır" diyordu Mallarme ve Necatigil, "her aşktan geriye kaç şiir kalır, ona bakalım!" diye uyarıyordu genç öğrencisini. Gözlerini kısıp (ağzındaki cıgaranın dumanındandı bu!) bir elinin parmak uçlarını kemerinin arkasına sokarak pencereden bakma saati geldiğinde, Dünya'ya bir şiiri okuyormuş gibi bakardı. Sanki, üzerine "terk" yazıp bıraktığı ve yayımlamadığı şiirleri gibi (ki, daha sonra biz, Ali Tanyeri ile birlikte bulduğumuzda onları, çok şaşıracaktık: Çünkü yazıp yayımlamadıkları, yazdıklarının neredeyse üç katıydı!) odasını "terk" eder, sokağa çıkar, Ali'yi ya da Kamuran'ı bulmak için Cerrahpaşa'ya yönelirdi, çoğu kez cumartesileri... Ve sıkılır, onları da "terk" ederdi. Odaya ve eşyalarına yeniden dönmek üzere...

Şiirinde bütün yaşantılar vardı. Gündelik hayatın basit yalınkat görünen nesneleri, haydi fenomenolojik bir dilegetirişle söyleyeyim, "paranteze alındıklarında" bir büyüsellik edinirler. Bir su deposu, bir dosya.. alelade nesneler, bir insanlık durumunu belirten istiareler olurlar, kendi özlerini bularak...

Necatigil, nesnelerin, eşyanın, insanı imlediği bir katmanda arıyordu şiirini: Aşk, bir oku kırmadan gerebilmek miydi? Ölüm, bağlanıp bir depoya atılan bir dosya mı? Hastalıklar (onlar hayatı haram ediyorlardı), bir deponun delinmesi miydi? "Ah nereden delinir ilk bu depo, bilinse?" Ama bilinmedi işte; bilindiğinde de iş işten geçmişti artık!

O 'terk' etti; ama şiiri 'terk' etmedi bizi...

Kaynak: Cumhuriyet, 16 Mayıs 1991

Yukarı


Şairlere Ölüm Yok

Oktay Akbal

İlk karşılaşmamız. Cennet bahçesi. Sıcak bir ilk yaz günü. Masada şairler, dostlar. Sessiz, utangaç. Zonguldak'tan yeni mi gelmişti? Kabataş Lisesi'nde edebiyat öğretmeni. Öğrenim gördüğü lisede... O gün pek az konuşmuştu. Daha çok, yeni tanıştığı bizleri dinlemişti. Şakalarımızdan, takılmalarımızdan pek hoşlanmamış gibiydi. Bir çeşit yadırgama içindeydi. Yıl 1945.
Son karşılaşmamız. Cerrahpaşa Hastanesi. Cahit Külebi, Sami Karaören'le beraberiz. Bir koğuş yatağı. İlaçlar, kâğıtlarla dolu bir masacık. Kitaplar elbet. Şiirler... Kaç gün daha yaşayacak? Bunu biliyor mu? Gülüyor, her zamanki gibi konuşuyor bizimle. En eski arkadaşı Külebi... Ta, Yüksek Muallim'den bu yana. Kaç yıl? Altmış yıl mı, daha fazla? Eski yazılarla çiziktirilmiş o satırlar yeni şiirleri miydi? Ardında bıraktığı, sonra "Söyleriz" başlıklı kitapta toplanan şiirler mi? Zordur söz bulmak böyle anlarda. Yine de bir şeyler anlatılır. Gülerek. Gülmeye çalışarak... Sonra yatağından kalkıp bizi dış kapıya kadar geçirmesi bir sonsuz ayrılmanın belirtisiydi elbette.

Bir Boğaz vapurundaydık. Yaz dinlencesinin başlangıcı. Püfür püfür esen rüzgâr. İlle de Sarıyer'e gelmemi istemişti. Bir süre için Sarıyer Ortaokulu'nda ders veriyordu. O gün okulda ilkyaz töreni varmış. Bir iki güne kadar okullar dinlenceye girdi girecek. Ne güzel yerdeydi bu okul! Öğrenciler, öğretmenler bir bayram günü havasındaydı. Şarkılar, kaynaşma, arkadaşlık... Öğretmenlerle tanıştık. Necatigil'in en çok ilgilendiği bir bayan öğretmen vardı. Yanımızdaydı, bizimle ilgileniyordu o da. Edebiyatsever, şiirsever bir Türkçe öğretmeni. Limonatalar, pastalar. Okulun bahçesi kademe kademe yükseliyordu. Geziyorduk birlikte. Bir ara onları yalnız bıraktım. Bile bile yaptım. Bir ilgi vardı çünkü karşılıklı. Dönüşte vapurda Necatigil günün havasını veren taşlamalar söylüyordu. Mutluluğu okunuyordu. Çok geçmedi, o bayan öğretmen, Bayan Necatigil oldu. Vişnezade'deki kocaman ahşap evdeydik. Nikah memuru gelmişti. Necatigil'in tanığı olmanın sevincini hep duyarım. Bir süre sonra taşındığı başka bir ahşap evde kutlamaya gidişimi...
Tekli yaşamdan, şair yalnızlığından, o hep bir suç işlemiş gibi durmalardan kurtulup, bir ev, bir eş, daha sonra da bir çocuk, iki çocuk sorumluluğunu yükleniş. Kabataş, Beşiktaş arası gidip gelme. Haftada bir gün bizlerle Suna pastanesi'nde, Haylayf'ta, Elit'te birlikte olma. Sait Faik, Salah Birsel, Dağlarca, Naim Tirali, Fahir Onger ve öteki yazar, şair dostlarla... O günlerde bana piket oynamayı öğretmişti. Dostlar bezikte vido çekerken biz bir yanda piket oynardık. Nasıl oyundu o? Kırk beş yıl önceden kalan anılar işte böyledir yarım yamalak.

Şiirine en yakışan şairlerin başında gelir Necatigil... Duyarlıdır, ama bunu göstermekten kaçınır. İçinde fırtınalar kopar, ama bunu göstermez. 45'li yıllardan kalan bir şiirinde söylediği gibi
"Ölüsünü göstermeyen cins kediler gibi uzağında – Hayalimde ufak bir yuva kuruyorum – Sonra yaşamak zorluğu geliyor akla – Dikkat kapılma aşka diyen sesler duyuyorum".

Saklı sudur o bir şiirinde yazdığı gibi! Gözlere görünmek istemeden akar. Güzel çiçeklerin dibinden... İçten içe. Sizi kendi dünyasına götürür. Her şairin daha doğrusu duyarlı her insanın içinde kördüğümlenmiş bir korkunun içinde. Ölümle şöyle eğlenir:
"Uzayacağa benzer – Tutuştuğumuz lades – İşi gücü bırakıp – Mezarlığa bakan bir ev tuttum – Ölüm sen beni aldatamazsın – Aklımda!"

Anılar üşüşür birbirini iterek. Kırk yıla yaklaşan bir dostluğun sararmış yapraklarında inci tanesi gibi parlar o birliktelikler. İşte Zonguldak gezisi, Bedri Rahmi, Özdemir Asaf, Necatigil... İşte edebiyat matineleri. İşte Kabataş Lisesi'ndeki sınıfı. Öğrencileri, Hasan Pulur, Hilmi Yavuz. Daha ötekiler. Yüzlerce belki binlerce...
Bir şiiri vardır, hep yinelerim gökyüzüne, yıldızlara baktığım geceler:
"Seni karanlıkta yatırıyorlar – Korkuyorsun geceden – Bakıp bakıp pencereden – Yatağına sokuluyorsun" diye seslenir gökyüzündeki yıldızlar. Avutur, yüreklendirir. "Ben hep eski yerimdeyim biliyorsun – Hava açık olduğu zamanlar – Beni seyrediyor seviniyorsun"der . Zaman akıp geçecektir, hani o eski ünlü şarkıdaki gibi "Sevişmek ah ne hoştur yıldızların altında." Hoştur, güzeldir ama, çocuklar büyüyecektir, gelecek bambaşka bir biçim alacaktır. Ama yatağında büzülüp pencereden parlayan yıldızları seyreden çocuk yine de umutsuz olmamalıdır. Necatigil o gökyüzündeki yıldızlar adına konuşur çocukla, belki kendisiyle:
"Seneler geçip gider, büyürsün – Bir gün olur hepsi biter. Endişeler, o çocuk üzüntün – Hepsi biter. Aydınlanır senin için geceler – Güneş gibi görünürsün.
Biraz sabır, küçük çocuk, biraz sabır – Ama Allah'ın koyduğu yerde – Yıldızlar her zaman yalnızdır
".

Sigarası düşmezdi dudağından. Biri söner sönmez bir yenisi yakılırdı. Şu sigarayı bir türlü sevemedim. Gençliğimde ben de bir süre dadanmıştım. Dudağımda, elimde sigarayla çekilmiş resimlerime bakarken "Acaba bir oyun muydu, bir gösteri miydi?" diye düşünürüm. Necatigil de, Reşat Nuri gibi sigarayı dost sayanlardandı. Ama o dost zamanla öldürücü düşman kesildi. Yedi bitirdi akciğerini...


Bir güzel an. Karaören'in evinde bir dost sofrası. Sabahattin Kudret, Lütfi Özkök, Behçet Necatigil elinde yine sigarası, yüzünde alaycı mı, hüzünlü mü, mutlu mu olduğu anlaşılmayan bir gülüş... Zamandan çalınmış anlardır fotoğraflar. Solsalar da, kararsalar da o anları yaşatırlar. Başka bir resim de Taksim Anıtı önünde, Necatigil, Tirali ve Alp Kuran... Nedense hiç değişmez Necatigil'in fotoğraf duruşları. Hep kendisidir. Kimseye benzemez. Oysa çoğu kişi fotoğraftan fotoğrafa başka bir kişilikle görünür, ama o değil.

Bilmem Behçet Necatigil Sokağı'ndan geçtiniz mi? Beşiktaş'ta bir yer. Şair orda bir ahşap evde birkaç yılını geçirdi. Yoksul bir sokaktır. Oysa adı Beşiktaş'ta bir caddeye, bir meydana da verilebilirdi. Ama o sokaktı, o evdi Necatigil'in şiir dünyasına yakışan, şairin kimliğinde yer eden.

Ölümünden sonra yayınlanan "Söyleriz" adlı kitabında Necatigil'in kişiliğini en doğru belirten şu dizeler:
"Biz de gittik, önemli mi? Bizim de şiirlerimiz – Çevrildi. Batı dillerine.
Bir batılı geçtiğim çizgilerden – Geçmedikçe – Ne kadar anlar beni – Sirklerde zebra.
Eğlencelik arar gibi – Okuyacaksa beni – Kalsın istemem ondan gelecek – Hayır.
Ben kendi yurttaşlarıma - Anlatamıyorsam derdimi – Kalsın - Kalsın daha iyi!
"
Her dostun gidişi bir boşluk açar yüreğimizde. Hele günler geceler geçirdiğimiz, yazdıkları yaşadıklarıyla özdeşleşmiş olduklarımız. Anılar birbirini itiyor. Bir savaş! Ben öne çıkmalıyım diyen diyene! Bir yaşam boyu sürecek bu içimdeki savaş...

Size seslenmiş son şiirlerinden birinde. Size bize kendine... Şairler hep seslenirler bir boşluğa. O boşluklar ancak böyle dolacaktır. Bir anlam kazanarak...
"Ölümümde odaya doluşmayın – İçeriye girmeyin – Ne olacak girecekseniz de – Gitsin – Gitsin bekleyin.
Daha belki ben oradayımdır, girmeyin – Tozlansın hele her şey – Görülsün istemem, nelerim varmış. – Merakınız zaten geçer, üzülmeyin.
Yanlış yerde bir kitap – Rastgele konmuştur – Yeri orası mıydı? Hemen not düşmeyin.
Sağken öğrettikleri – Bir mendili bir yerde – Ele verir birinizi – Ölümü de bir ders unutmayın
".

Kaynak: Milliyet, 5 Eylül 1993

Yukarı


İlk eleştiri

Fethi Naci

Birkaç konuşmamda eleştiriye şiir eleştirisiyle başladığımı söylemiştim. Yazdığım ilk eleştiri, Behçet Necatigil'in Kapalı Çarşı adlı ilk şiir kitabı üzerine. Kitap, 1945'te yayımlanmış ben, iki yıl sonra yazmışım: İstanbul'da, 2 Mart 1947'de. "Naci Bozkır" imzasıyla. Yirmi yaşımda. Giresun Halkevi Dergisi Aksu'nun Eylül 1947 sayısında yayımlanmış: "Behçet Necatigil'e Dair".
O eleştiriyi merak ediyordum. Aksu dergisini bulmam neredeyse olanaksızdı. Ama bu yıl, Sina Akyol'un İkindi Kitabı adlı şiir kitabıyla aldığı Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nün töreninde çok hoş bir sürprizle karşılaştım: Necatigil ailesi Behçet Necatigil'in kitaplığında tam elli üç yıl önce yayımlanan Aksu dergisini bulmuş, eleştirimin fotokopisini getirmişti.
Doğrusu bu gençlik yazımdan, bu "ilk eleştiri"den vazgeçemedim.
Yazıdaki dizgi yanlışlarını düzeltmekle yetindim. O zamanlar Giresun'da sadece Yeşilgireson matbaası vardı. Harfler elle dizilirdi. Hâfız diye bir işçi (dostumuz), ufak tefek dizgi yanlışlarını düzeltmezdi, hele "virgül" ve başka noktalama işaretlerini düzelttirmek olanaksızdı. Ben, "Behçet Necatigil'e Dair"i yeniden yayımlarken, sadece Hâfız'ın düzeltmeden bıraktığı yanlışları düzelttim.
Bu yirmi yaş eleştirisini bakalım nasıl bulacaksınız...

"Behçet Necatigil'e Dair"

Bakarsınız o şiirlerden birinde Behçet Necatigil'le bir misafirliğe gideriz. Rahat ve sade bir ev... Küçük çocuklar vardır orada, afacan ve sevimli çocuklar; bütün gün oynamışlar, yorulmuşlardır; bir köşede çocukluğun o temiz ve rahat uykusunu uyumaktadırlar. Rahat bir ev, çoluk-çocuk... Bir çatı altında ve gözlerden uzak bu ne güzel saadettir böyle! İçimize hoş duygular dolar; böyle bir hayatın hasretini çekeriz. Hayalimizde ufak bir yuva kurarken birden yaşamak zorluğu gelir akla. Küçük bir memur, fakir bir işçi, bir esnaf, bir ameleyizdir nihayet. Fakirlik belimizi bükmüştür. Sesler duyarız: "Dikkat, derler, kapılma aşka!.." O zaman hayal kurmaktan başka bir şey gelmez elimizden. Bir yalnızlık, bir gariplik içinde, dudaklarımızda acı bir tebessüm, kendi kendimizle alay ederek yavaşça mırıldanırız:
Dostum, fena olmaz, evlilik hakkında
Bir kitap okusak.

Gerçi "Dikkat, kapılma aşka!.." diyen sesler duyarız ama, gene de sevmekten kendimizi alamayız. Bazen bir balık sayesinde eski bir dostu hatırlarız, bazen karşımızda zevkettikten sonra tiksindiğimiz fakat "sellere kapılınca yine de gittiğimiz" kadınları buluruz, alçakgönüllüdür onlar, yüzyirmibeş kuruşluk, ikibuçuk liralık saadet satarlar bize. Fakat bazen de bir başkasına tutulmuş birini severiz, bizi tersler:
Benim derdim bana yeter,
Git işine!

Fakat ne de olsa serde gençlik vardır. Ve tam sevme çağıdır. Seneler kuş gibi uçmaktadır ve sonumuz da nasıl olsa bir avuç topraktır. Ve ilerde: "Bir gün gelir bu yollardan - Şahit ister geçtiğime" demek zorunda kalacağız. Bunun için gençlik icabı severiz, böylece yaprak da ağaca bağlanır:
Seni iş başında sırtına geçirdiğin
Siyah gömleğinle seviyorum.

Sevdiğimiz de bizim gibidir; çalışan, alnının teriyle geçinen biri. Görülüyor ki bu şiirlerde aşk mücerret olarak ele alınmamıştır; burada gördüğümüz aşk, bugünkü sosyal ve ekonomik şartlar içindeki Türkiye'de yaşayan fakir ve orta halli insanların aşkıdır.
Bakarsınız bir başka şiirde, bir kahveci kızı boynunu bükerek mırıldanır:
Okutmadılar Orta'dan sonra,
Tahsilim de kaldı yarım.
Güzel olsam, zengin olsam
Anlarım

Bunları söyleyen yalnız bir kahveci kızı mıdır! Onun gibi Orta'dan sonra okuyamayarak fabrikalara gidenler, yüzlerinin rengi de tütün gibi sarı reji kızları, Behçet'in "Genç kızlar gördüm, yüzleri vereme benzer" dediği kızlar, bir memuriyet bularak sırtına siyah bir gömlek geçirmiş olanlar, evlerde kapanmış kalmış kızlar... Az mıdır bunlar? Onlar da hep aynı çaresizlik içinde, kahveci kızı gibi, boyunlarını bükerek:
Güzel olsam, zengin olsam
anlarım

diye mırıldanıyorlar mı?
Behçet Necatigil'de yalnızlık içinde bunalmış, geceleyin yollar gibi sokaklarda kalmış erkeklere de sık sık rastlarız. Bir bakarsınız ansızın yanından geçen bir kızın arzulu ve davetkâr bakışlarını neden sonra farkeden bir delikanlı çıkar karşımıza. Bir bakarsınız, tanımadığı bir şehirde can sıkıntısından bütün gün dolaşan bir garip kişi görürüz; gezmekten ayaklarına karasu inmiştir, akşama doğru ağlamaklı olur. O yalnızdır, gariptir, eş-dost uzakta kalmıştır; içmesin de neylesin bu adam:
Çünkü geceye karşı konur iki türlü:
Biri ailece evlerde,
öbürü, harvurup ömrü
İçkili yerlerde.

Behçet Necatigil'de tabiat şiiri de vardır; hem de şimdiye kadar okuduklarımıza hiç benzemeyen bir tabiat şiiri: "Kır şarkısı". Şu samimiyete, şu gülümseyerek konuşmaya bakın:
Ellerime hanımböcekleri konuyor,
Ne şeker şey onlar.
Uç böcek, uç böcek diyorum,
Uçuyorlar.

Bu şiiri okuduktan sonra hanımböceklerini sevmemek mümkün mü?
Behçet Necatigil, bir insanın ilgilenmesi lazım gelen meselelerde şiirlerinde onlardan bahseder. Harp olmuş, nice insanlar ölmüş, niceleri evsiz-barksız, anasız-babasız kalmıştır. Bir küfeci bile harpten, harbin getirdiği sefaletten bahsettiği halde, bir şair bundan niçin bahsetmesin? Behçet'in denizaltı şiirinden bir parça alıyorum:
Harp patladı, nüfus azaldı,
Çehreler ufaldı.
Toprağın üstü kan içinde yüzdü.
Ölüleri yerleştirmekte
Aciz gökyüzü.

Ve şair, bu vahşet karşısında "İnsanlık sevgisi lafta kaldı" demekten kendini alamaz.
Harp, yalnız savaşanları mı mahvetti? Harp dışında kalan Türkiye'de biz az mı sıkıntı çektik, az mı kötü günler yaşadık?..
BUĞULU CAM
Gökleri, yıldızları geç bir kalem;
Bir de mazi malı bu ağızları!
Bak ne düşünmekte elâlem.
Kaşık kadar kaldı yurdumun kızları
Bu bahar vakti verem,
Aldı gıdasızları.
Geçim derdi canımıza tak dedi;
Gel de bahset havadan, sudan.
Kalmadı yaşamanın eski lezzeti;
Nerdesiniz memleketimin bolluk çağları
Artık kalkın da derin uykudan
Emrinize verelim mısraları.

Öyle kötü bir zamanda yaşayan insan, ölümü düşünmekten kendini alabilir mi? Behçet Necatigil, bazen saadetin kendisine bu dünyada gelmeyeceğine inanarak ölümü beklediğini söyler; bazen de "yaşamak öyle güzel ki" der ve ölmek arzusundan vazgeçerek "ölüm sen beni aldatamazsın – Aklımda" diyerek bu dünyaya olan bağlılığını anlatır.
Behçet Necatigil'in şiirlerinin konuları bunlardır işte. O, kendi zamanını, beraber yaşadığı, her gün görüp tanıdığı insanları, onların dertlerini, sevinçlerini, küçük ve temiz hayallerini veriyor şiirlerinde. Onun şiirlerinde kendimizi, haklı buluyoruz. Gerçi şiirde bir kişi konuşur; fakat bu konuşan, geniş bir insan kütlesinin dertlerini, sevinçlerini kendi kalbinde duymuş, bu geniş insan kütlesinin sözcüsü olmuştur. Fertçi gözüken bu şiirlerin böyle bir sosyal karakteri vardır.
Behçet Necatigil'in şiirlerinin güzelliği göklerin güzelliğine benzer; bu şiirler de gökler gibi, her türlü süsten, yapmacıktan uzak ve öylesine sade, derin, tesirlidir.
Yeni şiir küçük bir zümreye değil de halka hitap etmek istiyor. O zaman şairin halktan, halkın dertlerinden, sevinçlerinden birtakım meselelerinden, halkın konuşmasıyla bahsetmesi icap eder. Bunun içindir ki yeni nesil şairlerinde konuşma dilinin zenginliğinden istifade gayreti görülür.
Behçet Necatigil'in de her şiirinde konuşma dilinin ifade zenginliğinden gayet ustalıkla faydalandığını görüyoruz.
Behçet Necatigil'in şiirlerinde çok tabiî, rahat bir söyleyiş vardır. O hakikaten söyleyecek sözü olduğu için şiir söyler. Bundan dolayı şiirlerinde hiçbir zorakilik, kendini sıkma yoktur.
Behçet Necatigil, kolayca pek meşhur olmuş bazı şairlerimizin yaptıkları numaralara tenezzül etmediği için, o şairler kadar tanınmamıştır. ÇünkÜ Behçet:
Üstüme çevrilen aydınlıklar içinden
Gece - beni kurtar!

diyen bir şairdir. Kendi halinde, çalışır ve eser verir. Kapalı Çarşı ne güzeldi. Hele o kitabı çıkardıktan sonra yazdığı şiirler: Kızlar, Deniz Altı, Geceleyin Erkekler, Barbaros Meydanı, Renkli Fener, Buğulu Cam, Ölü Utanıyor...
Behçet Necatigil'in yeni neslin en değerli şairlerinden biri olduğuna inanıyorum.

İstanbul 2 Mart 947

Kaynak: Cumhuriyet Kitap, Sayı 535, 18 Mayıs 2000

Yukarı


Dört kadın, dört şair...

HURİYE-BEHÇET NECATİGİL

Sevim Dabağ

Behçet'le yardımcı öğretmen olarak çalıştığım Sarıyer Ortaokulu'nda tanışmıştım. Çocukluğumdan beri şiire ilgim vardı. İlk okuldayken babamın kitaplığından Ziya Paşa, Namık Kemal gibi şairlerin kitaplarını alıp, pek bir şey anlamasam da yüksek sesle okuduğumu hatırlıyorum. Şiirlerdeki ses uyumu çok hoşuma giderdi. Behçet, öncelikle şair olduğu için ilgimi çekmiş olabilir. Tanıştıktan kısa bir süre sonra, benimle ilgilenmeye başladı. Bir okul gezisinde, mendilimi bir süreliğine eline almış, birkaç gün sonra da "Çevre" şiirini yazarak bana getirmişti. Bu şiir, yakınlaşmamızın başlangıcı oldu.
Annesini çok küçük yaşta kaybetmesinden sonra, babası yeniden evlenince anneannesinin Karagümrük'teki eviyle babasının Beşiktaş Valideçeşme'deki evi arasında gidip gelerek sıkıntılı ve hastalıklarla dolu bir çocukluk dönemi geçirmiş, Evlendikten sonra da karıkoca çalışarak "orta halli" bir yaşantıyı sürdürebildik hep.
Oldukça büyük, ahşap bir konak olan baba evinde, küçücük odasında kitaplara, yazılara sığınarak geçmiş çocukluğu ve gençliği. Müftü olan babası çok ciddi, otoriter bir insandı, az konuşur, pek gülmezdi. Kız kardeşleri de anlatmıştı sonradan, "ağabeyimiz yemek saatleri dışında odasından hiç çıkmazdı" diye.
Henüz ortaokuldayken, bir dergi çıkarmış Behçet. Bir dergide olması gereken her şeyin yer aldığı bu derginin tüm yazılarını, el yazısıyla kendi yazıyor, okumaları için arkadaşlarına, akrabalarına veriyormuş sırayla. Adı "Küçük Muharrir" olan bu derginin tüm sayıları hâlâ duruyor evde.
Bence onun üretkenliği tamamen yapısal özellikleriyle, kişiliğiyle bağlantılı. Boş durmaktan hiç hoşlanmazdı, mutluluğu, huzuru ve tatmini çalışmakta buluyordu sanıyorum. Belki de durmaksızın çalışmak, hayata katlanmanın bir yoluydu onun için. Kötü geçen çocukluğunun izleri, daha çok şiirlerinde vardır. Örneğin "Ekmek Kırıntıları", "Korku", "Mavi Işık" ilk aklıma gelenler. Öyle zannediyorum ki, çocukluğuna ait iyi anıları olmadığı için, kendi çocuklarına tamamen farklı davrandı, onlara güvenli, huzurlu ve sıcak bir ortam sağlamaya dikkat etti.
BİR ŞİİRİN OLUŞUMU...
Onun ölümüyle hayatımızda yeri kolay kolay doldurulamayacak bir boşluk oluştu. Onu anarak, şiirlerini okuyarak ve anısını yaşatmaya çalışarak bu boşluğu doldurmaya uğraşıyorum. Şiirleri, yalnızlığımda bana hep destek oluyor.
Ölümünden bu yana nerdeyse yirmi beş yıl geçmesine rağmen kitaplarının yeni baskılarının yapılması, özellikle genç kuşakların onun şiirlerini okuması beni çok mutlu ediyor, çünkü en büyük arzusu yarınlara kalmaktı.
Bir şiirin oluşumu sırasında tamamen içine kapanır, nerdeyse dış dünyayla tüm ilişkisini keserdi. Bu dönemlerde gergin ve sinirli olurdu, onu rahatsız etmemeye özellikle dikkat ederdik. Bazen günlerce sürerdi bu gerginlik. Ama sonunda, içine sinen bir şiiri tamamladığında, günlerce suskun geçen akşam soframız aniden şenlenirdi. Bazen yazdığı şiiri de okurdu bize.
Onun "evler şairi" olarak tanınması çok yerinde. Şiirlerinde en çok evleri, evlerde yaşananları, sıradan insanların sıkıntılarını yazdı. Ancak genel olarak çoğu şiiri de ailesinden, ortak yaşantımızdan ve yakın çevremizden izler taşıyor. Bazen bir şiirini okuduğumda eski günleri hatırlıyorum, bir anımız canlanıyor gözlerimin önünde. Tüm şiirleri içinde en çok sevdiklerim ise "Solgun Bir Gül Dokununca" ve "Sevgilerde".
"Sevgilerde" şiirinin onun hayatını ve hayata bakışını olduğu gibi yansıttığına inanıyorum. Ölümünden kısa bir süre önce, hastanede yatarken onu ziyaret eden arkadaşı Rauf Mutluay'a ayrılırken "Yaşamı erteleme Rauf, yaşamı erteleme!" demiş çok etkilenmiştim duyduğumda.

Kaynak: Cumhuriyet Dergi, 11 Nisan 2004

Yukarı


Radyo için yazılan şiirler

88 yıl önce bugün doğan Behçet Necatigil'e göre radyo oyunu tiyatrodan çok şiire yakındı

Ülkü Ayvaz

Behçet Necatigil, radyo oyununun, çok kere mecaz diliyle konuştuğunu söyler: Radyo oyunu alegorik ve trajiktir. Tuluatla, skeçle, kabare ile hiç ilgisi yoktur. Düşündürücüdür. Okuyucusundan, dinleyicisinden incelmiş bir zevk ve beğeni bekler. Sahne oyununun klasik edebiyattan gelmesine karşın, radyo oyunu modern edebiyatın bir koludur.

Ülkemizde radyo oyunu yazarlığı alanında uzun yıllar emek vermiş ve dramatik edebiyatımıza sözü olan oyunlar üretmiş bulunan Behçet Necatigil, radyo oyununu şiire en yakın tür olarak tanımlar ve ironiyle, simgelerle bu 'kendine özgü türün' işlevsellik kazanabileceğini belirtir. Necatigil'e göre radyo oyunu, çok kere mecaz diliyle konuşur. Alegorik ve trajiktir. Tuluatla, skeçle, kabare ile hiç ilgisi yoktur. Düşündürücüdür. Okuyucusundan, dinleyicisinden incelmiş bir zevk ve beğeni bekler. Sahne oyununun klasik edebiyattan gelmesine karşın, radyo oyunu modern edebiyatın bir koludur.
Necatigil, radyo oyununu şiire en yakın tür olarak tanımlar. Yazarın deyişiyle, ''Yazdığı oyunların çoğunda kaybolmuş bazı değerlere karşı yakılmış ağıtlar görülür. Şiirin lirizmi nasıl çok vakit hüzünlerden, acılardan doğuyorsa o oyunlarda da belli belirsiz ince acılar dile getirilmiş. Bu da bu oyunları şiire yaklaştıran özelliklerdir''.
Şimdi Necatigil'in oyunlarını dramatik edebiyat açısından irdelemeye, söz konusu oyunların nasıl bu denli özgün bir duruma yükseldiği üzerinde durmaya çalışacağız.

Bir oyun kişisi olarak 'mekân'
Necatigil'in oyunlarında neredeyse bir 'dış aksiyon' bulunmamaktadır. Daha çok iç aksiyon önem kazanmakta, bir durum oyunu kurulmaktadır. Çatışmalar, kriz anları, harekette kırılmalar, kahramanı bir baht-dönüşüne sürükleyen olay/ilişkiler yoktur. Oyun kişileri durum içinde kendi dünyalarını sergilerler. Durumu yaratıp kuran da kişilerin içsellikleridir. Böylece imgelem dünyası ile durum örtüşür. Dramatik olan, bu örtüşmeden doğmaktadır.
Sözünü ettiğimiz durum, gerçekçi dramın yaslandığı çevre koşulundan son derece farklılık gösterir; sosyal çevre koşulundan öte bir anlamla yüklüdür. Oyun kişilerinin geçmişten getirdikleri, imgelem dünyaları, an'daki tasarımları, onların yaşamlarında belirleyici olmakta, giderek adeta kendilerinin 'çevre koşulunu' yaratmaktadır. Böylece insanın derin gerçeği yalnız dış koşullarda değil, dış ve iç koşulların bütünlüğünde aranır. 'Mekân' açısından bakıldığında da, oyun kişilerinin içsel belirleyici koşulları ile bir örtüşme kendini açığa vurmaktadır.
Necatigil'in radyo oyunlarında mekânı, deyim yerindeyse, bir oyun kişisi gibi görmek gerekir; bir özdeşlik saklıdır burada. Mekân, içerisi ile dışarısını 'işaret eden' bir simge-motif'tir.
Pencere oyununda İçeri'nin asal simgesi Ev; Dışarı'nın ise Sokak'tır... Pencere, içeriyle dışarı arasında köprüdür. Gününü dar basık odada geçirmek zorundaki yatalak anne damadının yanına sığınmıştır. Oyun boyunca kısık bağrışlarını, inlemelerini işitiriz yalnızca. Karı-koca bu inleyişlerin, çırpınışların nedenini araştırır.
Yıldızlara Bakmak , yıldızları görmek için gözlemevi müdürlüğüne başvuran bir adamın dramını sergiler. Adam, hep kendi önüne bakmıştır, sonra çocuklarına, bakkalın, kasabın ellerine bakmıştır. Yıldızlara bakmaya zamanı olmamıştır.
Kadın ve Kedi oyununda yazar, eski ile yeni kiracıyı karşı karşıya getirir. İmgelem dünyaları, içsel yaşantıları aynı mekânda boy vermiştir. Belirleyici olan Ev'dir. ''Ev, yaşantılara el koymuştur.'' Evin iki hali, iç ve dışı var etmektedir.

Asal motif dışarı çıkma isteği
Uzak Yol Kaptanı , İç ve Dış'ın bir yolculuğudur adeta. Yeni evli çift, gün görmüş Kaptan'ın yönetiminde deniz motoruyla yolculuğa çıkmışlardır. Çift, ümit dolu beklentiler içindedir. Fakat Kaptan'ın deyişiyle: ''...gemilerin ve insanların beklenmedik engeller karşısında yatak değiştirmesi kolay olmaz.'' Deniz, Dışarı'nın, 'yatak değiştirme' İç'in simgesidir.
Üç Turunçlar'da Dış bir masal evreninde verilir. Dar, loş odalarda bunalmış, yaşamaya çabalayan üç kız kardeşin kurtulma çabaları, oyunun asal motifidir. Dış (masal evreni), İç (beklenti-çabalar) oyunun ana göstergeleri olarak öne çıkmaktadır.
Yazarın son oyunu Temmuz , yaratma sürecinde bir sanatçıyı Ev'de ve çalıştığı yeraltında (Temmuz odası) ele alır. İç dünyanın zenginliği, sevinçler, ince sızılar Temmuz odasında boy verir. Yukarısı Dış'ın, yeraltı İç'in simgesidir.
Oyunlarda, kişilerin Dışarı çıkma isteği her zaman varlığını sezdirir. Bu istek içsel çatışmanın ateşleyicisidir. Dışarı çıkanlar 'içeride' yüklendikleri dünyaları da birlikte götürürler. Dramatik edebiyatımıza ilginç, düşündürücü, kendine özgü oyunlar vermiş bulunan Behçet Necatigil'in oyunlarından öğrenilecek çok şey var.

Kaynak: Cumhuriyet, 16 Nisan 2004

Yukarı


Zamanın sarkacında: Şair

Beşiktaş Çarşısı, Samatya Pazarı, Safa Lokantası... tam 25 yıldır Necatigil'siz
Egemen Berköz

''Sarkaçlar gibi Şimdi, sallanır
Dünle yarın arasında düzensiz.
Ya çok ileri gider, ya da çok geri kalır;
Düzgün işletemeyiz.''

...diyor Necatigil bir şiirinde. -Zaman Kayması, Yaz Dönemi, sayfa 6-
Ben de salladım ''Şimdi'' sarkacımı geçmişe... Bakalım düzgün işletebilecek miyim? Birleşecek mi geçmiş Şimdi'yle? Bulup çıkarabilecek mi sarkacım Necatigil'li anılarımı belleğimin derinliklerinden?
''Gitmek şiirleri'' üzerine bir konuşma hazırlıyordum. Yazı hemen hemen bitmişti ama -bir çelişki gibi görünecek bu- bitmemişti de. Seçtiğim ''gitmek üzerine'' şiirlerden hiçbiri ''bitiş noktasını'' koymak için uygun görünmüyordu gözüme. Şiir kitaplarını, seçkileri tarıyor, o ''bitiş'' i arıyor.. ve bir türlü bulamıyordum.
Sonunda, Necatigil'e de bakacağım tuttu. -Açık söylemek gerekirse ''gitmek'' konusunu işleyen şiirleri ararken ona bakmamıştım, yoktur diye.- Ama aradığım ''bitiş'' şiirini onda buldum: Yorum Korkusu.
Gitmek geçse aklımdan
Hemen yorum
Nereye, nasıl, ne zaman?
Oysa ben vazgeçtim
Uyu yorum.

Demek geçse aklımdan git
Git mi yorum
Kime, nerde, ne zaman?
Oysa ben haddim mi
Uyu yorum.

Ne gitmek geçebilir aklımdan
Ne de git demek.
Eli kolu bağlı ben, ağzı dili bağlı
Yaşa yorum
Sevin emi yorum.

Gördüğünüz gibi, şiir ''gitmeyi'' değil, ''gitmemeyi'', daha doğrusu ''gidememeyi'' anlatıyordu. Onun için de, yazıma aradığım ''bitiş noktası''nı koyuyordu. -Başka bir açıdan baktığımızda, aslında ''gidememek'' değil midir ''gitmek'' ?-
Necatigil'in yardımıma ilk koşuşu değildi bu. Bir de ilki var ve şimdi ayrımına varıyorum, tam 45 yıl geçmiş aradan.
Yıl 1959. Ankara'da, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde, dersler başladıktan nerdeyse bir ay sonra yapılan giriş sınavındayım. Sınav yazılı ve üç sorudan biri şu: ''Birer örnek vererek eski ve yeni Türk şiirlerini karşılaştırın.''
Yeni Türk şiirinden örnek olarak Necatigil'in ''Gizli Sevda''sını yazıyorum baştan sona. Nasıl yazdığıma kendim de şaşıyorum, çünkü belleğimde olduğunun ayrımında bile değilim. Eski Türk şiirine örnek olarak da Yahya Kemal'in bir şiirini. Sonra da yeni şiirden yana bir savunma yapıyorum. Öteki soruları da iyi yanıtlamış olmalıyım ki çok iyi not alıp bölüme kabul edilmiştim.
Burdan, Necatigil'in şiiriyle 1958 ya da 1959'da tanıştığım sonucuna varıyorum şimdi, sonra kitapları çıkarıyorum: İşte ilk aldığım kitapları: ''Arada'' , sonra ''Eski Toprak'', ''Arada'' Kasım 1958, ''Eski Toprak'' Kasım 1956. Bunları 1960'ta aldığım ''Çevre'' ve ''Dar Çağ'' izliyor. ''Kapalı Çarşı'' ve ''Evler'' i ise arayıp bulamadığımı anımsıyorum o yıllarda.
Kendisiyle tanıştıktan sonra aldığım ve okuduğum kitaplarıysa ''Yaz Dönemi'' ile başlıyor. De Yayınevi'nden çıkan kitapları izliyor onu: ''Divançe'', ''İki Başına Yürümek'', ''En/Cam'' ve ''Zebra'' .
Necatigil'in kendisiyle, şiiriyle tanışmamdan epey sonra, 1962 ya da 63'te tanışmış olmalıyım, Ataç Yayınevi'nde. Bu tümceyi yazarken Ataç'tan çıkan ''Yaz Dönemi''nin düzeltilerini yaptığım geliyor aklıma. Yani o kitabı ilk okuyan birkaç kişiden biri olduğum. Hemen kalkıp kitaplıktan ''Yaz Dönemi''nin ilk baskısını alıyorum: ''Egemen Berköz'e / biten yazlarda değil, / hep sürüp giden baharlarda / olması dileğiyle / B. Necatigil / 27.8.1963.'' Demek doğru anımsamışım.
Ne güzel şiirlerdir onlar... Masalla gerçek arasında, insanın ta çocukluk çağlarına gidip geldiği o güzelim şiir: ''Abdal''... ''Yürür asfalt ovalarda abdal.'' Ve sonra ''Solgun bir gül oluyor dokununca.'' ... Ya şu, ''Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında'' nın, bana göre Necatigil'cesi olan dörtlük: ''Karanlık yaylalardan aydınlık geçerken / Zaman denen bir tren: / Bakar özlem içinde bir süre / Tepelerde bir çoban.''
Bu tanışma sırasında, ben birkaç yıldır dergilerde şiirleri görülen genç bir şair, Necatigil ise bir usta. Ama büyük bir alçakgönüllülükle bu genç şairle ilgileniyor, öğretmen olduğu Çapa'da düzenlediği şiir akşamlarına çağırıyor başka genç şairlerle birlikte.
...Hatta, bu genç şaire yaşamının ilk öğlen içkisini de Necatigil ısmarlıyor. -Ne büyük bir gurur ve keyif!- Aksaray'daki -Çiçek Pasajı benzeri- meyhaneler pasajında. Kırmızı şarap.
Necatigil'li anılarım burada bitmiyor!
Yeni Dergi'de, Necatigil'in gençlerden seçtiği şiirler arasında benim de bir şiirimin yer alması var örneğin...
Sonra, Samatya'da oturduğumuz yıllarda, bir cumartesi semt pazarında karşılaşmamız var... Necatigil, yanında Salâh Birsel ve Dağlarca ... Necatigil'in elinde bir bağ yeşil soğan, Birsel'in elinde kırmızı turp... Yedikule'ye Safa Lokantası'na gideceklermiş, beni de çağırıyorlar... Ah, evde konuklar olmasa...
Sonra, yedeksubay öğretmen olarak bulunduğum Doğu köyünde bir gece radyoda bir oyun dinlemem, oyundaki ''ses''i Necatigil'in ''şiir sesi''ne benzetmem ve oyun bitip de yazarının gerçekten Necatigil olduğunu öğrenince gurbet elde eski bir dosta rastlamış gibi sevinmem var...
1959'un Kasım'ına doğru sallıyorum Şimdi sarkacımı bir kez daha ve soruyorum kendime bir kez daha: Niye Necatigil? Niye o yıllarda yutar gibi okuduğum onca şairden bir başkası değil de Necatigil? Niye bir tek Gizli Sevda geçebilmişti o defterden belleğime?
Bunun nedenini Necatigil'le aramda varsaydığım gizemli bir bağa bağlıyorum bazen, elimde olmadan... Adım adım öğrendiğim zaman içinde... Ve diyorum ki, boşuna değilmiş meğer, apayrı olması Necatigil'in yerinin bende, boşuna değilmiş bir başka sevmem onun şiirlerini... Aynı kentin aynı sokaklarında yürümüşüz, aynı okulun aynı dersliklerinde bulunmuşuz, aynı kömür kokusunu solumuşuz, aynı yamaçlardan aynı denize bakmışız, belki aynı limandan -15 yıl arayla da olsa- İstanbul'a giden aynı gemiye binmişiz de, ondanmış meğer...
Belki de bunun için o kadar sevdim Necatigil'in yalnızca şiirlerini değil, kendisini de... Belki de bunun için sessiz oldu benim başkaldırılarım da dünyaya... Belki de bunun için boyun eğiş sanıldı çoğunca duruşum dizelerin içinde... Belki de bunun için gidemeyenlerdenim ben de... Tıpkı onun gibi...
Belki de bunun için...
''Tutsak gemileri düşün, gerili halatlarda.''

Kaynak: Cumhuriyet, 13 Aralık 2004

Yukarı


Büyük tedirgin: Necatigil

Haydar Ergülen
Behçet Necatigil'in kısacık uzun hayatına bakanlar, onun okuldan eve, evden şiire gittiğini görürler. Yaşamına, ailesinin tanıklığına, mektuplarına, şiirlerine baktığımızda bu yolculuğun okul-ev-şiir arasında sürdüğünü görürüz. Tıpkı bir derviş yolculuğu gibi, dergâh, talebeler ve ibadet konaklarına uğrayarak süren. Ne kadar basit ve sınırlı bir yaşam değil mi? Değil. Bir dervişin dünyanın yollarından sezginin kapılarına gelip durması, orada içindeki kuyulara dalması ve ömrünü bu çilehanede harcaması nasıl kolay değilse, Necatigil'in yazdığı şiiri de 'ev' le sınırlı görmek ve onu 'evcil' bir şair olarak değerlendirmek de kolay değildir.

Kolaydır: Şiiri ev-sokak ikileminde konumlayıp, şairin camına taş atmak. Kolaydır: Evi odalardan, çoluk çocuktan ibaret sanıp, 'evcil' şaire konfor yakıştırmak. Oysa 'odası dünyadan büyük' bir şair için, ev yalnızca odalardan, bir şehirden, bir ülkeden ibaret değildir. Behçet Necatigil'de 'evin halleri', dünyanın haline ayarlı ve duyarlı bir büyük şiirdir. Evrensel bir şiirdir. Evrensel deyince, çeşitli dillere çevrilmiş, dünyanın başka ülkelerinde de okunan bir şiir geliyor bazılarının aklına. İtirazım yok, her şair ister bunu, fakat hangi dilde yazılırsa yazılsın, insanın ve dünyanın hallerine değinen, onun karmaşasını, kaosunu dile getiren her şiir evrenseldir. Üstelik bugünden yarına kolayca değişmeyen gerçeklerin sızdığı bir şiir, şairin evini de, odasını da dünyanın dertleriyle dolu bir dergâh haline getirecektir: Dervişin ibadeti, şairin şiiri. İkisinde de yola düşmek vardır. Dünya gamıyla dolu, insanın kaygıları, endişeleri, acılarıyla yüklü bir gidiş. Zaaflar, günahlar, sevaplar, iyilikler kötülüklerle dolu bir torbayı sırtına alan dervişle şair bir bakıma aynı yolcu değil midir? Kendisinden çok başkalarını yüklenir yolcu, başkalarının hafifliğini, ağırlığını bağışlatmaya çalışır. Necatigil'in yüzündeki, gözlerindeki ve şiirindeki mahcubiyeti, ondaki kekemeliği ve boşluklar yaratma çabasını bilenler için, bu yolculuğun anlamı da bellidir: Kendini evinde hissetmeyenin tedirginliği.

Hangi büyük şair kendini evinde hissetmiştir ki? Şair kendini ancak dünyada, evindeymiş gibi hisseder ve dünyadan tedirgin olmak için şair olmak gerekmez.Büyük şairler, büyük tedirginlerdir, tıpkı Necatigil gibi. Belki de bu yüzden, Necatigil kendini sokağa atan şairlerden daha fazla tedirgin olmuştur dünyadan, şiiri de insanın tedirginliğini daha yoğun hissettiren bir şiir olmuştur.Necatigil'i bir övgü bile olsa 'ev'in şairi olarak görenler, farkına varmadan onun 'dünya'nın şairi olduğunu itiraf etmiş sayılırlar. Bir derviş tutumuyla yaşamak gerekirdi belki de, dünyanın bir ev olduğunu anlatmak için. Necatigil'in henüz anlamadığımız birçok şiiri, sözü vardır kuşkusuz, fakat bu büyük tedirginden anlamamız gereken şeylerin başında, onun dünyayı, hayatı ev-sokak ikileminde görmemesi, dünyayı tedirginliğin mekânı olarak yorumlayıp, tedirginlerin yerine söz alması gelir. Kendini evinde hissedenlerin yazdıklarına bakın, bir de Necatigil gibi evinde hissedemeyenlerin kekeme ve boşluğu bilen şiirine: Hangisi bu dünyadaki varlığınızı, yokluğunuzu ve hiçliğinizi derinden hissettiriyor size? Yokluğunun 25. yılında Behçet Necatigil'i bir kez de bu gözle okursanız, 'odası dünyadan büyük' bir şairin, şiirinin de büyüklüğünü hissedersiniz.

Kaynak: Radikal, 15 Aralık 2004

Yukarı


Kare-Deniz

"Doğumunun 90. yılında Behçet Necatigil'e Armağan"


Bu kitaptaki yazılar, metinleri çözebilmek, çözümleyebilmek, sınırlarını ve ötesini görebilmek için, onlara farklı zaman ve farklı bağlamlarda yeniden zevkle bakmaktan ibaret ısrarlı birtakım nazarlar ve yorumlamalardır.

Bunlar; anlam katmanlarına dikkatle bakmakla birlikte metni sarsmak ve saldırı ân'ında kendini ne kadar gerçekleştirebileceğini görmek amacıyla yapılan sınamalardır. Metne bakan göz, bildik 'sistem'i dışarda bırakmaktadır. Sistem gözden saklıdır, uzaktan bakmaktadır. Bunlar, metnin kıyısında, yakınında, içinde veya açığında bulunmanın ürünü sorgulamalar, çözümlemeler ve yeni yaklaşım ışığında "acaba?"lardır. Aynı söz dizisiyle karşılaştıklarından bazen yinelenmekte, kesişmekte, birleşmekte, bazen de yârenlik ederek birbirinin içinde hoş geçip gitmekteler.

Arka kapaktan

Yukarı


Şair ve Öğretmen Kimliğiyle Behçet Necatigil


Behçet Necatigil, 20. yüzyıl Türk edebiyatının en özgün şairlerindendir. Aynı zamanda güçlü bir yazar ve usta bir çevirmen olan Necatigil, eserlerinde Türkçe'nin en güzel örneklerini vermiştir. Asıl mesleği öğretmenlik olan ve bu görevi sırasında binlerce genç yetiştiren Necatigil, meslek yaşamının uzun dönemini İstanbul Kabataş Erkek Lisesi'nde geçirmiştir.

Elinizdeki kitap, 1950'li yıllarda onun Kabataş Erkek Lisesi'ndeki öğrencileri arasında yer alan Prof. Dr. Hikmet Sami Türk'ün Necatigil hakkında değişik tarihlerde ve zeminlerde farklı sıfatlarla yaptığı üç konuşma ile iki yazısından oluşmaktadır. 'Anılarla Necatigil' ve 'Kabataş Lisesi ve Behçet Necatigil' başlıklarını taşıyan iki bölümde toplanan bu konuşma ve yazılar, Necatigil'in iki yönüne, şair ve öğretmen kimliğine ışık tutmaktadır.

Arka kapaktan

Yukarı